26 Mart 2017 Pazar

Sevdiğim 6 Seri | Pazar 6'lısı



  Herkese merhaba! Bu haftanın Pazar 6'lısı konusuna bayıldım. Çünkü ben seri kitaplar okumayı çok seviyorum, seri uzun ve güzel olursa da keyfim katlanıyor tabii. :) Listeyi kafamda henüz oluşturmadım ama 6'dan çok seri çıkacağına eminim. Ee hadi o zaman, başlayalım.. :)



1.Sissoylu Serisi ve Fırtınaışığı Arşivi 
  İki seri de Brandon Sanderson'ın olduğu için aynı maddeye ekledim. Fantastik kurgu deyince, Sanderson aklıma ilk gelen yazarlardan. İki serisi de müthiş gerçekten, bayılıyorum kitaplarına. Fantastik kurgu seviyorsanız eğer Sanderson es geçilmeyecek bir yazar.




2.Buz ve Ateşin Şarkısı
  Fantastik kurguyu bana çok sevdiren ve ne mükemmel kitaplar varmış dedirttiren bir seri bu, çoğu insan onu Game of Thrones adlı uyarlamadan tanıyor. Eğer diziyi seviyorsanız bilin ki kitap serisi ondan çok daha iyi. Serinin yeni kitabı da çıksa da artık okusak.



3.Centilmen Piç Serisi
  Locke Lamora'nın Yalanları ile başlayan seri hem çok iyi, hem de okuması çok keyifli. Baş karakterler oldukça yetenekli birer hırsız ve düzenbazlar, onların zeki oyunları fantastik kurgu ile bir araya gelince ortaya mükemmel bir seri çıkıyor. Türe ilginiz varsa kesinlikle bir göz atın derim.




4.Millenium Serisi
  Üç fantastik kurgu önerimden sonra Millenium iyi bir değişiklik oldu. İlk üç kitabını Stieg Larsson'ın yazdığı, karakterleriyle ve kurgusuyla kendini içine çeken bir seri. Lizbeth Salander da edebiyatın unutulmaz karakterlerinden biri tabii ki.

5.Harry Hole Serisi
  Polisiye okumayı çok severim ve klasik Amerikan polisiyelerinden sonra Harry Hole bana çok iyi gelmişti. Yazarın kendine özgü tarzı ve aynı kitapta bir kaç hikayeyi birden işlemesi ve serinin genel bir hikayesinin olması onu diğer polisiyelerden ayırıyor. Ve tabii bir de klasik zeki, insanlarla anlaşamayan genç polis ya da emekli dedektif yerine Harry Hole hayatla uyumsuz, ayyaşın teki. Tüm bunlar seriyi bende ayrı kılıyor. :)


6.Kralkatili Güncesi
  Patrick Rothfuss'un efsane üçlemesi. Kvothe ve onun unutulmaz maceralarını okumak çok zevkli. Türü her ne kadar fantastik kurgu olsa da türünün diğer örneklerinden çok farklı bir tarzı da var. Yalnız serinin üçüncü kitabı hala çıkmadı, tek dileğim ben ölmeden önce çıkması. :D

  Bu haftanın başlığı hem çok güzel hem çok zordu. Daha atladığım bir sürü seri oldu kalbim buruk. :D Rizzoli and Isles, Zaman Çarkı, Robert Langdon, Ateş Serisi'ni de çok seviyorum. Daha başka seriler de var ama kaldılar, onlardan özür diliyorum. :) Herkese güzel ve bol kitaplı Pazar'lar. :)

25 Mart 2017 Cumartesi

Farklı Diyarlar Blogu İle Hoş Bir Röportaj

     Sevgili Annesi'nin Prenses'i'nin düzenlemiş olduğu harika bir bloglar arası röportaj etkinliği vardı ve bende katılmadan edemedim. Bana daha önce karşılaşmadığım ama sonradan blogunu incelediğimde gerçekten çok şey kaybettiğimi düşündüğüm harika bir blog çıkıverdi. Bende ona 3 soru sordum ve onu tanımak açısından çok güzel oldu bu etkinlik. :) Pekala öğrenelim bakalım kimmiş bu Farklı Diyarlar. :)


1)Blog yazma serüvenin ne zaman ve hangi düşünceyle başladı?

    =>2 sene önce 10. Sınıfta yazmaya başladım. Bu düşüncem daha önce de vardı o zaman cesaret ettim. Liseye geçtiğimde çok yalnız kaldım en yakın arkadaşımla ayrıldık. Bir daha konuşmadık fazla. Sevdiğim diğer arkadaşlarımla da ister istemez ayrı düştüm çünkü herkes çok değişmişti. Sınıfımdaki insanlar da hiç bana göre değildi hepten yalnızlaştım. Çok zor zamanlarımdı onlar. Böylece kendimi kitaplara verdim. Hep kitap okumayı severdim ama bu sefer sürekli okudum. Ne bulduysam. Kitaplar hakkındaki düşüncelerimi beğendiklerimi ve ondan çıkardığım dersi birilerine anlatmak istiyordum. Ama çevremdekiler bir yerden sonra dinlemiyor umursamıyorlardı. Ben de blog açtım. İyi ki de açmışım. Bana çok şey kattı. Evet oldukça zahmetli. Ama kitap dostlarıyla bir arada olmak bana yetiyordu. Hele bir de yorum gelirse çok mutlu oluyordum ki hala öyle. 2 senedir 8 takipçim vardı ama bu sene okul başlayınca artmaya başladı ve şu an 30 kişi. Bu benim için büyük bir şey. Evet çok yavaş oluyor bazı şeyler ama iyi ki de blog sahibiyim. En azından burada içimi dökebiliyorum. İsteyen okur isteyen okumaz ama ben rahatlıyorum. Bir de daha sonra o kitapla ilgili düşüncelerimi okumak da iyi geliyor. Düşüncelerimin değiştiğini gelişim gösterdiğini görmek, kitapların bana bir çok şey katması harika bir şey.

2)Blogundaki paylaşımlarından ve biyografinden kitaplarla ilgili olduğunu anlıyorum. Peki söyle bakalım sevgili kitap kurdu, kitap okumanın sana neler hissettirdiğini ve kitap aşkını bir paragrafta anlat desem neler söylersin? Konuştur bakalım edebiyatını :)

   =>Kitaplar benim hayatımda olmazsa olmaz. Üstte de yazdığım gibi en zor zamanlarımda kitaplar bana arkadaşlık etti. Kitap okurken kendimi rahatlatabiliyorum. Bir an olsun kafamdaki düşünceler susuyor ve sadece kitaptaki o hayatı yaşıyorum, düşünüyorum. Kitabın içinde yaşamak bence en güzel şey. Çünkü dünya çok bunaltıcı. İnsanlar çok zalim, çok bencil. Kitap okuduğum süre boyunca günlük hayat telaşı gidiyor aklımdan. Korkularım gidiyor. Mutsuzluğum gidiyor. Mutlu oluyorum. Sanki hiç savaşlar yokmuş gibi. Sanki hiç insanlar başkalarını ezmiyormuş gibi, sanki hiç açlık fakirlik yokmuş gibi. İşte böyle şeyler varken dünyada insan başka nasıl huzurlu hissedecek? Kitaplar benim huzur sebebim :)

3)Birazda kişisel, seni tanımak açısından. Kendini, karakterini 10 kısa kelime ile anlatman gerekse, hangi kelimeleri seçersin ve bu 10 kelime içinde olsun olmasın kendinde en sevdiğin ve en sevmediğin birer özellik nedir?

   =>Üşengeç ( babamın tabiriyle Hımbıl) , alıngan, duygusal, biraz obur ;) , konuşkan (geveze), kitapkurdu, doğasever, neşeli (yengemin tabiriyle neşecik ;) ) , derttaş, düşünceli ( yani sürekli düşünüyorum bir an bile aklım boş kalmıyor ve bu yüzden bir şey yapmasamda yorgun oluyorum.)
Evet bu kadar. 
   Kendimde en sevmediğim özelliğim üşengeç olmam ve alıngan olmam. En sevdiğim özelliğim duygusallığım. Aslında bu özellik çoğu zaman başıma is açıyor en ufak şeyde ağlayabiliyorum ama seviyorum bu özelliğimi. Çünkü duygularımı cidden yoğun yaşıyorum. Gülmeyi de çok severim ağlamayı da. Bu da insan olduğumu hissettiriyor. Ama sevmediğim bir özelliğim de var eğer ki bir şeyler üst üste geldiyse ki çoğu zaman öyle oluyor o zaman çok mutsuz dolaşıyorum canım bir şey yapmak istemiyor. Yani çok çabuk gülebildiğim gibi çok çabuk da dramatiğe bağlıyorum ; ))

   Baya uzun oldu hepsi :) Son olarak Sümeyye Kip 'e bu güzel soruları için teşekkür ederim. Tabi bu etkinliği başlatan Annesinin Prensesi'ne de çok teşekkürler...

   Öncelikle böyle bir etkinlik başlatarak blogların birbirini daha iyi tanımasını ve kaynaşmasını sağladığı, benim Farklı Diyarlar blogunun sahibi tatlı bir arkadaş edinmeme sebep olduğu için Annesi'nin Prenses'ine ve sorularıma en içten şekilde cevap verip blog sayfamı taçlandırdığı için Farklı Diyarlar'a çok teşekkür ederim. Herkesin katılmasını tavsiye ettiğim bir etkinlik. Farklı Diyarlar'ın benimle olan etkinliğini görmek için tık tık. :) 


Anayurt (Kara Elf Üçlemesi #1) - R.A. Salvatore | Kitap Yorumu


Orijinal Adı: Homeland
Seri: The Legend of Drizzt / The Dark Elf Trilogy #1
Sonraki Kitap: Sürgün
Yayınevi: İthaki Yayınları
Sayfa Sayısı: 328
Baskı Yılı: 2016
Goodreads Puanı: 4.27  (51.005 Oy)

Arka Kapak Yazısı

New York Times çoksatanı bu kitapta, fantastik edebiyatın en sıradışı karakterlerinden birinin hikâyesi anlatılmaya başlanıyor. Bu kara elfin yaşadığı yerin altındaki daha da karanlık dünyasında geçen macerası sizi benzersiz bir yolculuğa davet ediyor.
“Mevki benim toplumumun çelişkisidir, iktidar düşkünlüğü içindeki iktidarımızın kısıtlanmasıdır. İktidar ihanetle kazanılır ve iktidara sahip olana karşı ihanete davetiye çıkarır. Menzoberranzan’ın en kudretlileri, günlerini sırtlarına saplanacak hançere karşı arkalarını kolaçan ederek geçirirler. Ölümleri ise çoğunlukla önlerinden gelir.”

Drizzt Efsanesi bu kitapla başlıyor!

Yorum

  Herkese merhaba! Efsane bir seriyle karşınızdayım, en azından seri benim için bir ara efsaneye dönmüştü. Hiçbir yerde kitabını bulamıyordum falan. :D İthaki geçen yıl basınca ilk kitabı hemen almıştım ama yeni okuyabildim.

  Drizzt Efsanesi'nin ilk serisi Kara Elf Üçlemesi, Anayurt'ta bunların ilk kitabı. Drizzt Efsanesi'nde biraz seri içinde seri gibi bir durum var, okurken sıraya dikkat etmekte yarar var diye düşünüyorum.

  Seri Drizzt adlı bir Kara Elf'in yaşamını konu alıyor. Kara Elfler oldukça kötü bir ırk, herkes birbirinin sırtına bıçak saplamaya ve bir üst mevkiye geçmek için can atan bir şekilde yaşıyor. Yeraltında yaşayan bu Drowların dünyasında sadece kötü duygular hakim. tüm bunların arasında da Drizzt çok farklı bir drow ve bu dünyayı anlamaya çalışan ancak adapte olamayan bir kara elf.

  Başlangıç kitabı olarak gayet iyiydi, geçtiği dünya genel olarak farklıydı, kadınları erkeklerden daha yetkili ve güçlüydü, herkesin sadece hırs ve kötü duygularla dolu olması da genel olarak şaşılası olmasa da iyi duyguları bulamayınca farklı geliyor biraz. Onun dışında kurgusu ve hikayenin gidiş yönü çok farklı değil, hatta alışıldıktı. Yine de seri kendini okutturma potansiyeli ola bir seri. Şimdilik mükemmel değil belki ama diğer kitapları merak ediyorum, keşke alsaydım diyorum.

  Kitabı genel olarak sevdim ve başarılı buldum ancak Parlayan Sözler gibi çok güçlü bir kitabın ardından okumuş olduğum için ister istemez tam keyif alamadım. :D
  Kitapta bazı yazım hataları ve iyi çevrilmemiş cümleler vardı ancak çok sorun olmuyor.
  Drizzt Efsanesi, efsane olabilecek nitelikte bir seriye benziyor. Kısa zamanda diğer kitaplarını da okumak istiyorum. Fantastik kurgu seviyorsanız bir göz atın derim. :)

Alıntılar

Hiçbir şey, değerini gerçekten anlamadan yitirdiğimiz bir şeyin, bir kimsenin boşluğu kadar yanamaz yüreğinizde.  
Kendi yanlışlığınızın karşısında gerçeğin bir anlamı yok ve eğer kendi standartlarınıza göre yaşamıyorsanız, prensipler değersiz. 
Hayatta kalmaktan fazlasını yap, oğlum, benim hayatta kaldığım gibi değil. Yaşa! Yüreğinin çağrısına sadık kal.

Puanım


Blog Önerisi #2 - Mutlaka Takip Edilmesi Gereken 10 Blog | Öneri Atölyesi

                       
   Yine bir öneri günü ve yine blog önerileri. Bloglar hakkında konuşmaktan, yazmaktan gerçekten hoşlanıyorum. Bu haftada önceki blog öneri yazımızda yer veremediğimiz için üzüldüğümüz bloglardan bahsedeceğiz. Bakalım hangi bloglarmış onlar?


KİTAP EYLEMİ
1)Kitap Eylemi
   Önceki blog önerisi yazımda yer veremediğim için bir hayli üzüldüğüm bloglardan birisiydi kendileri. Bu yazımda da yer vermezsem büyük bir haksızlık ve ayıp olurdu. Blog isminden de anlaşılacağı üzere bu blogumuz kitapların renkli dünyasını bize sunan, mütevazi bir kitap blogu. Her ne kadar karma blogları sevsemde, kitap eleştirisinin yanında filmlerden, dizilerden tanıtımlardan bahseden blogları takip etmekten hoşlansam da hatta bizim blogumuz ilk başta yola kitap blogu olarak çıkarken sonradan bizde çeşitli farklılıklar göstersek de istikrara çok ayrı bir saygım var. Kitap Eylemi bu blogu kitaplar için açmış ve amacından hiç şaşmaksızın tamamen kitaplarla ilgili, istikrarlı bir kütüphane oluşturmuş kendisine. Her türden kitap yorumu bulabilirsiniz. Macera kitapları, gerilim, aşk, gizem hepsinin yorumu işte bu blogda gizli ."Kitaplarım, bana yetecek kadar büyük bir krallıktır." diyerek noktayı koyuyor bloggerımız. Güzel kitap zevkleri ile bizi mest eden, hangi kitapları okuyup okumamamız gerektiği konusunda bize yol gösteren, seçtiği isabetli alıntılar ile içimizi okşayan bu bloggerın zengin kütüphanesini ziyaret etmek için şuraya tıklamanız yeterli. :)

Kağıt Salıncak
2)Kağıt Salıncak
   Daha bloguna ilk tıkladığımız anda içimiz ısıtan, rengarenk, huzur verici bir blogu var. Nasıl gözden kaçılabiliriz ki böyle bir blogu. Eğer klasiklerden, fantastiklere, gerilimden, aşka hangi kaliteli kitapları nerede bulacağınız cevabını arıyorsanız, adres işte bu blog diyebilirim. Hangi kitabı okusam diye düşündüğüm zamanlarda, bu blogdaki kitaplardan kopya çektiğim doğrudur. O derece zevkine güvendiğim bir bloggerdır. Zaten  baş köşesine koyduğu kitapların geneli benim zevklerim ile nasıl örtüşüyor inanamazsınız. Muhtemelen bir çoğunuz da öyle düşünecektir. Ne okuyorum köşesinden, kendi çekip koyduğu resimlerine, alıntılarından, seçtiği hoş resimlere, kitapları yorumlarkenki netliğine kadar bir blogun sonuna kadar hakkını verebilen bir blogger. Abarttığımı düşünüyorsanız tek yapmanız gereken tıklamak ve kendi gözlerinizle görmek. ;)
Bir Kitap Hırsızı
3)Bir Kitap Hırsızı
    Kitap Hırsızı pek sevdiğim kitaplardandır. Aynı ismi taşıyan bloggerını sevmemek ve takip etmemek olmaz heralde. Hemde son derece zengin bir kütüphanesi ve kitaplar konusunda engin tecrübeleri var. Bloguna girer girmez bunu anlıyorsunuz. Buram buram kitap aşkı kokuyor. Ben ona gıpta ediyorum ve bir parçada kıskanıyorum çoğu zaman o kadar çok okuyamadığım için. Neyseki hangi kitabı okuyup vakit kaybetmemem gerektiğini veya hangisini okuyup bir anda bitirebileceğim kadar harika olduklarını öğrenebileceğim bu blog gibi güzel bir adresim var. Peki sadece bu kadar mı? Tabiki hayır. Bu tatlı bloggerımız birde film, müzik, dizi ve oyun önerileri ile de blogunu renklendiriyor. En sevdiğim oyunlardan biri olan Assasins Creed-Brotherdood'u blogunda ilk gördüğümde "Bu kız tam benim kafada" deyivermiştim. Okuduğu ve sevdiği kitaplar, sevmediği kitaplar benimkilerle paralel olunca da bundan iyice emin oldum ve o gün bugündür severek takip ettiğim, yazılarını zevk ile okuduğum bir bloggerdır. Sizde kendisiyle tanışmak isterseniz işte adresi:http://birkitaphirsizi.blogspot.com.tr/


4)Bücürük Ve Ben
   Hep kitap bloglarından bahsetmek olmaz. Birde siyasetten, şarkılara, kitaplardan, konserlere, hayvanlardan hayata dair yazılara her telden çalan, renkli bir blogdan ve bloggerdan da bahsetmeden geçmek olmaz. Hemde diğer yazımda yer veremediğim için bir parça da vicdan azabı duyduğumu eklemeden geçemeyeceğim. Bu da bir tür telafi gibi olur kanaatindeyim. Bücürük isminden ve biyografisinden anlayacağınız kadarıyla, sevgili bloggerımızın çok sevdiği arkadaşı, yoldaşı, sevimli bir kedicik. Bende kedileri pek bir severim ve insanların evcil hayvanlarıyla olan dostluğu hep gözümü doldurmuştur. Hayvan sevmeyen insan da sevmez derdi babam ve bu bloggerımızın bu enerjisi, sevecenliği, samimiyeti belki de bu sevgi doluluğu yüzündendir. Blogunda gezinirken bazen paylaştığı şarkılarla nostaljik bir ruh haline bürünürken bazen ise dünyaya, hayata karşı eleştirel yazıları ile tarihsel bilgiler içeren yorumları ile kültürel anlamda kendimi geliştirmiş oluyorum. Siyaset ve ülkenin gelişimi ile ilgilenen kişiler içinde uygun bir adres diyebiliriz. Ben pek siyaset sevmediğim için o yazılarını diğerleri kadar anlayıp yorum yapamasam da her aradığınızı bulabileceğiniz bir blog arıyorsanız buraya buyrun efendim. :)

Periodic Library
5)Periodic Library - Esseve Rin
   Daha bloggerda kendini tanıtım yazısında anlıyorsunuz ne kadar özgün bir yapısı olduğunu. Yazılarından, yorumlarından, kullandığı dilinden, samimiyetinden, blog arkadaşlığından son derece hoşlandığım bu bloggerı size tanıtmasam olur muydu hiç? Açıkçası güzel bir kitap blogu olmasına rağmen onunla ilgili ilk aklıma gelen kitaplar değil, kore dizileri oluyor. Nedenini blogunu ziyaret etmiş olanlar bilirler. Kore dizileri hayranı bu tatlı bloggerımız. Eğer benim gibi "Yahu şu herkesin övdüğü Kore dizileri de neymiş? Bir yerden başlasak" diye düşünenler varsa bu bloga bakmadan, başlamasınlar derim. En güzel adres burası çünkü. Tabi bir  de özgün zekasıyla tasarladığı Pazar Altılıları var ki gerçekten sorular da cevaplar da zevkle okunabilecek türden. Onun sayesinde blogumuzda her hafta olmasa da çoğu hafta Pazar Altılılarına katılarak blogumuzu renklendirebiliyoruz. Kitapları yorumlayışı, tanıtımı, sunumu, seçtiği rengarenk resimler, kitap yorumlarını zevkle okumanızı sağlıyor. Daha fazla lafı uzatmadan sizi şuraya alalım. :)

Persephone
6)Bahar Tanrıçası - Persephone
   Bahar da en sevdiğim mevsimdir. Bu blogu ilk gördüğümde içeriğini bilmeden, seçtiği isim içimi ısıttığı için sevmiştim. Blogunu ziyaret ettiğimde ise ismi dışında sevecek birçok sebebim daha olacağını anladım. Genellikle kültürel yazıları ile bilgi seviyemizi artırıyor. Psikolojik hastalıkların isminden, bir şeyin isminin nereden geldiğine, tarihsel güzelliklerin büyüsünden bir çiçeğin hikayesine kadar birçok şeyi öğrenmenizi sağlayan didaktik bir blog bu. Tabi bazen ruh halinizi veya günün anlam ve önemini yansıtan şiirler paylaşması da ayrı bir güzellik katıyor bloguna. Anneler gününde annelik duygularını kabartan, sevgililer gününde aşkı tanımlayan, cumhuriyet bayramında okuyanları vatan aşkına getiren güzel güzel şiirler. Düzenli olarak paylaşım yapan, takipçilerinin yorumlarına değer veren bu bloggerı tam olarak şu adresten takip edebilirsiniz: http://bahartanricasi.blogspot.com.tr/

ANNESİ'nin PRENSES'i
7)Annesinin Prensesi - Esilam
   Sıcacık bir anne blogu. Kendinizi çok rahat hissettiğiniz bir blog ve blogger. Bir sorununuz olduğunda bir abla, bir tavsiye alacağınız zaman akıl hocası, eğlendirici bir yazı okumak istediğinizde gülümsetecek bir blogger, herşeyin ötesinde evladını çok seven ve ondan aldığı yaşam enerjisi ile rengarenk yazılar yazan bir anne o. Onu geç keşfettim ama kısa zamanda çok sevdiğim blogger arkadaşlarımdan birisi oldu. Daha ilk anda samimi, sıcacık dili  ve yorumları ile tavlayıverdi beni. ;) Bir sabah uyandınız ve aklınıza bir soru mu takıldı? Ya da bir ayrıntıyı mı tüm çıplaklığı ile fark ettiniz. Onları blog yazılarına döküp farkındalık yaratan, blogunu sıcacık bir günlük olarak kullanan, samimi yazıları ile zevkle okutan bir bloggerdan bahsediyorum. Eğer annelik ile ilgili veya ev kadınlığının zorlukları konusunda bir şeyler öğrenmek istiyorsanız doğru adresin bu blog olmadığını kim söyleyebilir ki? Hemde sadece bunlarla kalmayıp blogları kaynaştıran etkinlikler de düzenlemesi yok mu? Yani tam bir melek anne. onu çok seviyoruz ve her yazısını okuyamasam da vakit buldukça asla gözden kaçırmayacak kadar takip ettiğim, önemsediğim bir blogger. Blogunu keşfetmek istiyorsanız işte şuraya tıklayın.
mayıs yağmuru blog ile ilgili görsel sonucu
8)Mayıs Yağmuru
   Bu en sevdiğim ve sürekli iletişim halinde olduğum blog arkadaşlarımdan birisini neden bu kadar geriye bıraktım diye düşündüm de bir önceki yazımızdaki bloglarında bu yazıdaki bloglarında belli bir sıralama ya da beğeni durumuna bağlı olarak yazılmadığını bir önceki yazımda belirtmiştim. Mayıs için söylenecek çok fazla şey var. Ama ben mümkün olduğunca özet geçerek onu size tanıtacağım. Sinemalarda bu ay neler olduğunu, hangilerine gidip gidemeyeceğinizi merak ettiğinizde ilk uğrayacağınız blog olabilir. Sanatsal bir bilgi edinip azcık kültürlenelim dediğinizde elinizin altında bulunması gereken bir blog olabilir mesela. Yeni çıkacak bir kitabın tanıtım yazısı hop önünüze düşüverir birden bu blogda. Bir kitap fuarının haberini ilk alacağınız muhtemel bloglardandır. Bazen içli bir yazıda da ya da hayata dair bir yorumda da görebiliriz Mayıstan esintiler. Kısacası son derece zengin bir blogu ve zengin bir kalbi de var bu bloggerın. Üstelik bir sorunuz, sorununuz olursa danışabileceğiniz sıcacık bir blog arkadaşıdır. Ben arada öyle yapıyorum mesela. Sizde tanırsanız seveceğinizden eminim. Tanımak isterseniz tık tık. :)

Acemidemirci
9)Acemi Demirci
   İlk blogger alemine katıldığım günlerden beri peşini bırakmadığım bir blogdan bahsedelim şimdi de. Tamamen samimi bir dili var, bloguna girdiğinizde asla kasılmıyor ya da sıkılmıyorsunuz. Her şeyden önce iyi bir fotoğrafçı. Kendisi bunu kabul etmiyor ismi gibi acemi olduğunu düşünüyor olabilir ama blog yazılarının aralarına serpiştirdiği ve bizzat kendi çektiği öyle güzel fotoğrafları var ki. Bu fotoğraflarını güzel yapan muhteşem bir açıdan çekilip, en güzel anların yakalanması değil sadece. Gerçekten toplumun içinden, insanı yansıtan sıcak manzaralara da yer vermesi blogunda. Bir yazısında hiç unutmam, bir feribotta rastladığı yaşlı bir teyzemin kınalı ellerini çekmişti . Bunun kadar içten bir fotoğraf olabilir mi? Hemde onu Anadolu insanının doğasını yansıtan harika bir yazı ile taçlandırmıştı. Çok sevmiştim o yazısını. Hala unutamam.  Bu ve bunun gibi Anadolu insanını, insanımızı yansıtan pek çok yazısı var bloggerın. Yemek tarifleri, özgün şiirleri, gezilecek ve görülecek doğa harikası yerlerle ilgili yazıları, mimari içerikli yazılar, hayata dair yazılar, öyküler, denemeler, anılar daha ne olsun ki. Resmen edebiyat kitabı gibi dolu doluya bir blog. Yaşamış, görmüş, geçirmiş, son derece kültürlü bir blogger. Böyle bir blogu kim keşfetmek, takip etmek istemez ki? O zaman sizleri buraya davet ediyorum. :)

Kitap Güneşim
10)Kitap Güneşim
   Kapanışı yine bir kitap bloguyla yapmadan edemeyeceğim. Her ne kadar diğer konularda yazan bloggerları çok sevsem de, kitaplar benim için ayrı bir dünya olduğundan onlarla ilgili blogları baş tacı etmeden duramıyorum tabiki. :) Bu blogger ismi gibi kitaplarıyla güneş gibi doğuyor blog dünyasına. Tıpkı bir güneş gibi aydınlatıyor yorumları ile bizleri ve kitaplar hakkında fikir sahibi olmamızı sağlıyor. Birde kitap yazılarını kendi çektiği resimlerle süslemesi yok mu? :) Mimlere katılan, sürekli yazılar paylaşan aktif bir blogger hemde bir kitap kurdu. Sadece bu da değil. Kitaplarla ilgili etkinlikler, tanıtımlar bu bloggerın olmaza olmazlarından. Kitap yorumları ise konusu, yorumum şeklinde bölümlerle son derece sistematik ve düzenli olduğundan okuyup anlaması hem zevkli hem pratik. Neden böyle bir blogdan mahrum kalalım ki? Onu tanımak ve güneşinin ışığından yaralanmak isteyenler buraya. :)


   Şimdilik bize verilen kontenjanın sonuna geldik sevgili arkadaşlar. Gönül isterdi ki daha fazla bloggera yer verelim ama onlara da bir sonraki yazımızda yer veririz umuyorum. Tüm bloggerlar değerlidir ve hepinizi çok seviyoruz. :)

   

21 Mart 2017 Salı

Rüzgarın Adı | Kitap Alıntıları


   Kitabı çok beğendim ve çok güzel bir dille yazıldığı için bolca da alıntı çıktı. Bende ayrı bir yazı yazmayı uygun görrdüm. İşte alıntılar! Umarım beğenirsiniz. :)

-Bir soru sorabilir miyim Reshi?
-Daima, Bast.
-Kaygı verici bir soru?
-Zaten sormaya değer sorular hep öyledir. 
Haksız yere suçlanmak zordur, ama hayatlarında bir kitap açıp okumamış veya yaşadıkları yerden yirmi kilometre bile uzaklaşmamış kişilerin sana tepeden bakması daha da zordur.
Size bir çocuk gibi hitap edilmesi çok can sıkıcıdır, çocuk olsanız bile.
Zihnimizin sahip olduğu en büyük beceri belki de acıyla başa çıkmaktır. Klasik yaklaşım bize herkesin ihtiyacı doğrultusunda geçtiği dört kapı olduğunu öğretir.
Birinci kapı uykudur. Uyku bize dünyadan ve onu dolduran tüm acıdan kaçabileceğimiz bir sığınak sağlar. Bir insan ağır yaralandığı zaman genellikle kendinden geçer. Aynı şekilde travmatik haberler alan birinin bayıldığı olur. Zihin ilk kapıdan işte böyle geçerek kendini acıdan korur.
İkinci kapı unutmaktır. Bazı yaralar kısa zamanda kapanamayacak, hatta belki de asla iyileşemeyecek kadar derindir. Ayrıca bazı anılar o kadar azap vericidir ki onlara alışmak mümkün değildir. "Zaman tüm yaraları iyileştirir." sözü yanlıştır. Zaman çoğu yarayı iyileştirir. Geri kalanlar bu kapının ardında saklıdır.
Üçüncü kapı deliliktir. Bazen insanın aklı öyle bir darbe alır ki kendini delilikte saklar. Bu ilk başta faydalı gözükmese bile öyledir. Gerçekliğin acıdan başka bir şey getirmediği anlar vardır ve bu acılardan sakınmak için zihnin gerçekliği geride bırakması gerekebilir.
Dördüncü kapı ölümdür. Son sığınak. Öldükten sonra bizi hiçbir şey incitemez. Ya da en azından bize öyle söylenir. 
Size sudan ve dalgalardan bahsedebilirim, ama kıyısında durmadığınız müddetçe boyutlarını idrak etmeniz mümkün değildir. Ortasında bulunmadığınız, her tarafınız uçsuz bucaksız sularla çevrili olmadığı sürece kafanız bir türlü basmaz. Ancak o zaman ne kadar ufak ve güçsüz olduğunuzu kavrayabilirsiniz. 
Neyden kaçtığımı bilmiyordum, tabi o şey bir insansa o başka. Çok iyi öğrendiğim bir ders de buydu; İnsanlar acı anlamına geliyordu. 
Ama biz insanlar alışkanlıklarımıza bağlıyızdır. Kendimiz için kazdığımız çukurlarda kalmak kolayımıza gelir. 
Bu dünya ölümcül yara almış bir dost gibi. Acısını dindirebilecek tek şey de acı bir ilaç.
Elini tutmak istiyordum. Parmak uçlarımla yanağına dokunmak istiyordum. Ona üç yıldır gördüğüm tek güzel şey olduğunu, elinin tersiyle ağzını kapatarak esnemesinin nefesimi kestiğini, telaffuz ettiği sözcüklerin bazen o hoş sesinde anlamlarını yitirdiğini, yanımda olduğu müddetçe başıma hiçbir kötü şeyin gelmeyeceği gibi bir hisse kapıldığımı söylemek istiyordum. 
Öfkeniz geceleyin içinizi ısıtabilir ve incinmiş bir gurur sizi harikulade şeyler yapmaya teşvik edebilir.
Beni mümkün olduğunca çok utandırmayı arzuluyordu. Kısacası bana kendi kendimi asmama yetecek kadar ip verdiğini sanıyordu. Anlaşılan bir kez bağlandıktan sonra ilmiği başka birinin de boynuna kolayca geçirebileceğimi düşünmemişti.
Hayatını nasıl yaşarsan yaşa, aklın seni bir kılıçtan çok daha iyi korur. Onu daima keskin tut!
Güvende olmanın en iyi yolu, düşmanlarını sana zarar veremeyeceklerine inandırmaktır. 
Aklı başında herkesin korktuğu üç şey vardır: fırtınalı bir deniz, aysız bir gece ve yumuşak başlı bir adamın öfkesi.
Bir hikayenin nasıl bittiğini daha en başından biliriz. Zaten bizi hikayelere çeken de budur. Gerçek yaşamda olmayan bir berraklığa ve sadeliğe sahiptirler.
Dostunu kaybetmenin iki kesin yolu vardır; biri borç almak, ötekiyse vermektir. 
Müzik mağrur, sağı solu belirsiz bir kadın gibidir. Ona hak ettiği zamanı ve ilgiyi verirseniz sizin olur. Ama onu hiç sayarsanız gün gelir çağrınıza cevap vermez. 
Bazen ağzım kendiliğinden konuşmaya başlar ve aklımın ona yetişmesi biraz zaman alır.
İşte ümit etmenin sonu budur. Avcunu yalarsın. Yine de o kadını bulamaman iyi oldu. Asla sesi kadar güzel olamazdı. Yanan gümüş gibi, nehir taşlarına vuran ay ışığı gibi, dudaklarına değen bir tüy gibi parlak ve müthiş sesi kadar güzel olamazdı.
Tıpkı ateş gibiydi. Ateşe titreştiği, parladığı için bakarız. Gözümüze çarpan şey ışığıdır, ama ona sokulmamızın parlaklığıyla bir alakası yoktur. Bizi ateşe çeken şey, ona yaklaştığımız zaman hissettiğimiz sıcaklıktır. 
Dedikleri gibi en güzel intikam iyi yaşamaktır.
Bir erkek sana gül verdiğinde onun gerçek niyetini anlamayabilirsin. Seni narin ya da çıtkırıldım gördüğünü sanırsın. Belki sana sadece güzellik vasfın üzerinden yaklaştığı için onu reddedersin. Belki de çiçeğin sapı dikenlidir ve sana zarar vermek istediğini zannedersin. Fakat dikenleri kesip atarsa kendini koruyabilen şeylere karşı hoş gözle bakmadığını düşünürsün. Davranışlar farklı farklı şekillerde algılanabilir. 
Bana söğütleri hatırlatıyorsun. Güçlü, iyi kök salmış ve gizli. Fırtınada kolayca bükülüyorsun, ama asla istediğinden daha fazla değil.
"Papatya pek münasip." diye dikkatimi dağıtmasına fırsat vermeden sözlerime devam ettim. "Yol kenarlarında yetişmeye itiraz etmeyen uzun ince bir çiçek... Çok narin olmayıp dayanıklıdır. Papatya başının çaresine bakabilir. Sanırım sana en uygunu bu...Ama gel listemize devam edelim. Zambak? Fazla şatafatlı. Kenger, fazla mesafeli. Menekşe, çok kısa ömürlü. Trilyum? Hım, bak bu da güzel. Hoş bir çiçektir. Yetiştirilmesi güçtür. Taç yapraklarının dokusu..." Genç ömrümün en cesurca hareketini yaparak iki parmağımla Denna'nın boynunu okşadım. "...teninin yumuşaklığıyla ucu ucuna da olsa uyumlu. Lakin o da yere çok yakındır."
"Güçlü sarmaşıklarda yetişen koyu kırmızı bir çiçektir. Yaprakları koyu renkli ve narindir. Sarmaşığı en iyi gölgeli yerlerde yetişir, fakat çiçekli kısımları güneşin başıboş ışıklarını bulup açar." Denna'ya uzun uzun baktım. "Sana tam uydu. İçinde hem gölge hem de ışık taşıyorsun. Selase çiçeği ormanın derinliklerinde yetişir ve sadece bu işten iyi anlayan kişiler tarafından bakılıp büyütülebilir. Fevkalade bir kokuya sahiptir. Çok aranır, az bulunur." Durup ona dikkatle bakarmış gibi yaptım. "Evet, illa ki bir tanesini seçmek zorundaysam selase çiçeğini seçiyorum."
Kadınlar ateşe benzerler. Bazıları mum gibidir; parlak ve dost canlısıdır. Bazılarıysa kıvılcım veya közü andırır, yahut yaz gecelerinde peşinden koşulacak ateş böceklerini. Bazı kadınlar kamp ateşi gibidirler; bir gece sana ısı ve ışık verdikten sonra bırakılmaya razıdırlar. Bazıları şömine ateşinden farksızdır; ilk bakışta bir şeye benzemeseler de altları çok ama çok uzun süre yanan sıcak ve kıpkırmızı kömürlerle doludur. Fakat Dianne...Dianne, Tanrı'nın bileği taşına sürttüğü keskin bir demirden dökülen bir kıvılcım şelalesi gibi. Kendini ona bakmaktan, onu istemekten alıkoyamazsın. Hatta bir saniyeliğine bile olsa elini o şelaleye sokmayı arzularsın. Ama onu tutamazsın. Denersen kalbin kırılır.
Hiçbir şey rüzgar ya da kadınların ilgisi kadar değişken değildir.
Çok az şey sorgusuz sualsiz itaat kadar sinir bozucudur.
Sözcükler unutulmuş isimlerin solgun birer gölgesi gibidirler. Nasıl ki isimlerde bir güç gizlidir, aynı şey sözcükler için de geçerlidir. Sözcükler insanların akıllarında bir ateş yakabilir, en taş kalpleri bile gözyaşlarına boğabilir. Bir insanın sana aşık olmasını sağlayan altı sözcük vardır. Güçlü bir adamın iradesini kıracak on sözcük bulunur. Ama sözcük dediğin, bir ateşin resminden fazlası değildir. İsimse ateşin ta kendisidir. 
Bilgelik cüretkarlığı bastırır.
Üniversite'nin altında en çok istediğim şeyi buldum. Ama hiç de beklediğim gibi çıkmadı. Zaten gönlünde yatana kavuştuğun zaman hep öyle olmaz mı?
Denna vahşi bir şey. Bir burçin ya da bir yaz fırtınası gibi. Fırtına evini yıkarsa ya da bir ağacı devirirse ona acımasız diyemezsin. Zalimdir, hepsi o. Tabiatının gerektirdiği gibi davranmıştır ve malesef bir şeyler zarar görmüştür. Aynı şey Denna için de geçerli. 
Suyun durgun yüzeyine bakarken aşağılardaki derin, soğuk karanlığı unutma.

Rüzgarın Adı ( Kralkatili Güncesi 1. Gün) - Patrick Rothuss | Kitap Yorumu


Orijinal Adı: The Name Of The Wind
Seri: The Kingkiller Chronicle #1
Sonraki Kitap: Bilge Adamın Korkusu
Yayınevi: İthaki Yayınları
Sayfa Sayısı: 736
Baskı Yılı: 2011
Goodreads Puanı: 4.55  (414,448 Oy)


Arka Kapak Yazısı
"Uyuyan höyük krallarından prensesler kaçırdım. Trebon kasabasını yakıp kül ettim. Felurian'la bir gece geçirdim ve hem canıma hem de aklıma mukayyet olabildim. Çoğu insanın kabul edildiğinden daha küçük bir yaşta Üniversite'den atıldım. Başkalarının gündüz gözüyle ağızlarına almaktan bile korktukları yollardan ay ışığı altında geçtim. Tanrılarla konuştum, kadınlar sevdim ve ozanları ağlatan şarkılar yazdım. Belki beni duymuşsunuzdur."

   Fantastik kurgu edebiyatının eşsiz bir masalı, bir kahramanın kendi ağzıyla anlattığı öyküsü işte böyle başlıyor. Bir keder öyküsü bu... bir kurtuluş öyküsü... bir adamın evrenin anlamını arayışının ve gerek o arayışın gerekse de onu sürdürmesini sağlayan gem vurulamaz iradenin bir efsaneye dönüşmesinin öyküsü.


Yorum
   Merhabalar sevgili arkadaşlar! Sizlere bu seferki yazımda harika bir kitaptan bahsedeceğim. Bu kitabı mutlaka bir kütüphane rafında ya da arkadaşınızın masasında görmüş, hakkında bir şeyler duymuş ya da en azından bir kitap mağazasında rastlamışsınızdır. Adının farklılığı, kalınlığı, arka kapak yazısı, yazarların o kitap hakkında söyledikleri, herhangi bir şey sizi kendine çekmiştir bu kitapta. Hangi kitaptan bahsediyorum:  Tabiki Rüzgarın Adı. Bu kitabı basit bir yorum yazısıyla tanımlamak bana çok yetersiz geliyor, okuduysanız sizlere de öyle gelecektir ama idare edin artık. Kuru kuruya da geçiştirsem hakkını vererek bir yorum yapmaya çalışacağım.

    Öncelikle kitabın konusu ile başlayalım. Türü fantastik-kurgu olan bu kitapta, ne ararsanız bulabilirsiniz. Macera-aksiyon yer yer kendini çok güzel gösterirken, öteki taraftan güzel bir aşk teması, fantastik ögeler, gerilim, gizem, şiirsellik derken kitabın bambaşkalığı içinde kayboluyorsunuz adeta. Bir kitabın size yaşatabileceği, yaşatması gereken tüm hisleri hakkını vererek yaşatıyor. Bir yandan öfkelenirken, bazı yerlerde durgun bir deniz misali huzur bulduğunuz, başka bir an meraktan çıldırırken, başka bir sayfada gözyaşlarınızı zor tuttuğunuz, çok yönlü bir dünya…


    Kitabın mükemmelliğini bir kenara bırakıp gerçekten konuya gelirsek; Harry Potter, Yüzüklerin Efendisi okuyanlar bilirler. O tarz fantastik ögelerle yoğrulmuş bir dünya düşünün. Hogwarts gibi görkemli büyücü okulları, simya ve gizemcilik konusunda uzmanlaşmış öğretmenler ve tüm bunların ötesinde bu hikayenin Harry Potter’ı yani Kvothe. Olaylar işte bu baş kahramanın yaşadıklarının bizzat kendi dilinden anlatılması ile başlıyor. Yaşadığı aşklar, maceralar, gizemler, tutkular, savaşlar ve daha nice şey kitapta konu edilmiş. Masalsı dille süslenen ve fantastik ögelerle dolu bu kitap, içindeki gizemler, kötülükler, kederler ve aynı zamanda eğlendirici yönüyle okunmaya değer bir kitap.

    Baş kahramanımız Kvothe, kızıl saçlarıyla rengarenk bir giriş yapıyor romana. Elinde lavtası ile o büyüleyici ezgilerini duymuş kadar oluyorsunuz. Daha küçücük bir çocukken başlayan hikayesinde sizde onunla birlikte büyüyor, görüp geçiriyorsunuz. Öyle farklı bir dünyası, öyle farklı bir kafası var ki, çevresindeki herkesten daha zeki ve sorgulayıcı. Bu hayatı anlamlandırma evresinde ona pek çok kişi ışık tutuyor. Babası, Abenthy, Denna,öğretmenler ve daha niceleri. Onunsa yaşadıklarından sonra tek bir amacı var. Onu size elbetteki söylemeyeceğim. Söylersem büyüsü kaçar. ;) Karaktere öylesine ısındım ki dün gece rüyalarıma konuk oldu. Öyle tatlı, öyle kurnaz aynı zamanda öyle de yetenekli ki. Masumiyet ve iyi kalplilik de bu ince ruhtaki yerini alıyor elbette. Cesaret, kahramanlık, sinsilik derken binlerce çelişkili ama bir o kadar göze çarpan özelliğiyle kanlı canlı bir Kvothe oluşuyor zihinlerinizde. Yine bu karaktere Denna gibi yanıp sönen bir meşale ışığı, bir görünüp kaybolan gizemli kız eşlik ediyor. Ve birde Bast var vefakar ama hikayesini bir türlü öğrenemediğimiz arkadaş. Romandaki karakterler de romanın kendisi gibi ışık saçıyorlar.


    Romanın büyüleyici yanlarından birisi, hikaye içinde hikayeleri gizlemiş farklı bir kurgulanış tarzı olmasıydı. Bu kurguya, Rothuss’un yarattığı bambaşka bir dünya, a’larlar, sigaldriler, simyasal terimler, Taborlin’ler, Chandrealılar gibi fantastik ögeler eklenince, yazarın renkli ve bir o kadar özgün hayal gücüne “vay be!” demeden geçemiyorsunuz tabi. Adam efsane yazmış bence. Belki bana bazılarınız kızıyor, şaşırıyordur böylesine güzel bir kitabı neden bu kadar geç okudun diye. Bende okuduktan sonra düşündüm “Ah seninle neden bu kadar geç tanıştık? Neden bu kadar geç çıktın karşıma?” diye. Ama böyle muhteşem kitapları hemen okuyunca, çok nadir böylesi yazıldığı için boşluğa düşüyorsunuz, diğer okuduklarınızda hep bu kitaptaki tadı arıyor ve bulamayınca gerçekten üzülüyorsunuz. Bunu yaşamak istemedim. Çünkü en başından beri hissediyordum bu kitabı çok seveceğimi. Şimdi hangi kitabı okusam, bu kitabı aldatmak gibi gelecek bana. Cidden çok sevdim, hatta aşık oldum. Tadı damağımda kaldı. Umuyorum ki bunun gibi kitaplar dünyada var olmaya devam ederler.

   Bunca sözün ardından eleştirecek olumsuz bir yön var dersem olmaz heralde çünkü yok. Kitapta genel olarak aşırı aksiyon ve sürükleyicilik yoktu. Hatta bazı yerler yolculuk hikayesi gibi olaysızdı. Muhtemelen birçok düğüm ikinci kitapta çözüleceği için, bu kitap daha çok sorgulamalar, gözlemler, arayışlar ve gizem ile doluydu. Tüm bu durgunluğu ile bile bir saniye olsun sıkılmadan okutabilen yegane kitap oldu.


    Dili akıcı, üslup sade ve anlaşılırdı. Kitapta olaylar ağırlıklı olarak baş karakterin gözünden anlatılıyordu. Yazarın kalemi güçlüydü, iyi edebiyat yapıyordu. Kalın bir kitap olmasına rağmen sayfaların akıp gittiğini rahatlıkla hissedebilirsiniz. Ve kitapta birçok düğüm kaldı. Birçok soru işareti. Anlatılan hikaye, yaşananın sadece onda birisi gibiydi. Şaşırtıcı birçok olaya yer verilmişti. Bu nedenle sırları çözmek için ikinci kitabı iple çekeceğinizden eminim. Biraz kalın olsa da asla tereddüt etmeden piranalar gibi ikincisine neden saldırıyoruz biz okurlar sanıyorsunuz. J Mesela bu seriye neden “Kralkatili Güncesi” dendiği bile henüz ortaya çıkmış değil. Kitabın adının nereden geldiğine ufaktan değinilmiş olsa da bu bile hala gizemini koruyor. Bakalım bir sonraki kitapta neler göreceğiz. Başka bir yorumda görüşmek üzere. Herkese bol bol bol kitaplı günler! J


NOT:Kitap harika olunca alıntılar da bir o kadar harika ve boldu. Bu nedenler onları ayrı bir blogda yazdım. Linkine şuradan ulaşabilirsiniz.  

Puanım

20 Mart 2017 Pazartesi

Parlayan Sözler (Fırtına Işığı Arşivi #2) - Brandon Sanderson | Kitap Yorumu


Orijinal Adı: Words of Radience
Seri: The Stormlight Archive #2
Önceki Kitap: Kralların Yolu
Yayınevi: Akılçelen Kitaplar
Sayfa Sayısı: 1016
Baskı Yılı: 2016
Goodreads Puanı: 4.76  (98,109 Oy)

Arka Kapak Yazısı


Parlayan Şövalyeler bir kez daha dayanmak zorunda.

Kadim yeminler en sonunda dillendirildi, sprenler geri döndü. Kayıp olanı arıyor herkes; korkarım ki bu arayış sonları olacak.

Ama büyünün doğasında var bu. Ne de olsa harap ruhların, içine başka bir şeylerin yer edebileceği defoları olur. Bizzat yaradılışın gücü olan Dalgabağlamalar, harap bir ruhu tamir edebilecekleri gibi derinliklerine sızıp yaralarını da genişletebilirler.

Rüzgârkoşucu, intikam ve onurun sınırları arasında dengelenmiş, mahvolmuş bir dünyada kayıp. Yavaş yavaş geçmişi tarafından yok edilmekte olan Işıkören, dönüşmekte olduğu yalanı aramakla meşgul. Kan ve ölümle doğan Bağdökümcü yok edilenleri yeniden var etmeye çabalıyor. İki insanın kaderleri arasında gidip gelen Kâşif ise yavaş bir ölüm ve tüm inandıklarına korkunç bir şekilde ihanet etmek arasında bir seçim yapmak zorunda.

Onlar için uyanış zamanı çoktan geldi geçti, çünkü Dinmezfırtına tepelerine binmek üzere.

Ayrıca Beyazlı Suikastçı da geldi.


Yorum

  Herkese merhaba! Bugün en sevdiğim yazarlardan birinin en sevdiğim serisi ile karşınızdayım. :) Fırtına Işığı Arşivi en sevdiğim ilk üç fantastik seri arasındadır. Yazar ilk iki kitapla bile yerini öyle sağlamlaştırdı ki.!

  Kralların Yolu, serinin ilk kitabı. Onu okuduğumda çok etkilenmiştim, bayılmıştım. O yazıya buradan ulaşabilirsiniz. Seri bizim dünyamızdan çok farklı bir dünyada geçiyor ve bu dünyada bir çoğu şey çok farklı. Büyük ve güçlü fırtınalar, değişik bir büyü sistemi, büyük imparatorluklar ve bilinmeyen düşmanlar, öngörüler, gizemi aksiyon.. Fantastik kurgudan ne bekliyorsanız bu kitapta fazlasıyla, hatta baya fazlasıyla buluyorsunuz.



  Kralların Yolu'ndan sonra merakla bekliyordum ve çıkınca çok sevinmiştim. Okumakta biraz geciktim ama keşke okumasam da dedim, diğer kitabı beklemek çok zor. :( Neyse, kitabı özellikle yavaş okudum ki hemen bitmesin, ama son çeyrekte yazar olaylara öyle bir ivme kazandırdı ki kitabı elimden bırakamaz oldum, son sayfalara doğru bir gece kitabı bırakamadım ve çok geç yatmak zorunda kaldım, kitap sizi esir ediyor.

  Kitap okurken pek heyecanlanmıyorum artık, aksiyon sahneleri beni etkilemiyor ama Sanderson ne yapıyor ediyor bir ters köşe yapıyor ve beni şaşırtıyor ve hikayeyi öyle bir noktaya taşıyor ki heyecanlanıyor, yapma yapma, bu olmaz falan demeye başlıyorum.

  Kitabı övmek istiyorum ama pek kelime bulamıyorum. Zaten spoiler vermeden konuşmak da çok zor. Her sayfası ile, her karakteri ile, kurgusu, sistemi, anlatımı ile her şeyiyle mükemmel bir seri. Fantastik kurguya ilginiz varsa kesinlikle es geçmemelisiniz. Yazarın Sissoylu serisi de muhteşemdi, onu da çok seviyorum ama bu seri ondan bile iyi bence. :) Yalnız Sanderson okuduktan sonra çıtanız öylesine yükseliyor ki diğer yazarları beğenmek zor oluyor, baştan söyleyeyim. Bu seriyi okuyun. Sanderson'la ve evreniyle tanışın mutlaka. İyi kitaplarla kalın. :)

Alıntılar

Pis olmayan bir ölüm bulmak zor. 
Göçüp gitmiş olanları hatırlamak önemliydi ama hayatta olanları korumak için çalışmak daha önemliydi. 
Gerçek bazen bir yalandan daha şaşırtıcıdır. 
Olmasalar daha memnun olacağı pek çok hatırası vardı. 
İnsan olmak güzelliği aramaktır Shallan. Umutsuzluğa kapılma, yolunda dikenler büyümüş diye avı bitirme. 
Ne zaman umursayacağını öğrenmek zorundasın, oğlum. Ve ne zaman vazgeçmen gerektiğini. 
"Aşk çürümüş yemek gibidir."
"Hayatta kalmak için gerekli olabilir ama ayrıca mutlaka mideyi bulandırır." 
Gerçek zeka kontrollü zekaydı. Bir okun rastgele bir yöne doğru atılmamasının gerekli olduğu gibi, sözlerinde özgürce uçuşmalarına izin verilemezdi. 
Huysuz değilim ben, sadece aptallığa karşı tahammülüm az. 
Sık sık en basit cevap, doğru olanıdır. 
Hayat basit değildi. Hiçbir zaman olmamıştı. 
Bir kadının gücü seçmiş olduğu rolü her ne ise onda değil, o rolü seçme gücünde olmalıdır.

Puanım

19 Mart 2017 Pazar

Vahşetin Çağrısı - Jack London | Kitap Yorumu


Orijinal Adı: The Call of the Wild
Seri: Yok
Yayınevi: İthaki Yayınları
Sayfa Sayısı: 107
Baskı Yılı: 2015
Goodreads Puanı: 3.82  (238,653 Oy)

Arka Kapak Yazısı

Ya sahip olacak ya da sahiplenilecekti, affetmek zayıflıktı... Öldür ya da öl, ye ya da yem ol, kanun buydu ve Buck da zamanın derinliklerinden gelen bu emre itaat ediyordu.



Yorum


  Herkese yeniden merhaba! Bugün bilgisayarın başına geçebilmişken yazılarımı yazmaya çalışıyorum. :)

  Jack London'ı Martin Eden ile sevdim ve tüm kitaplarını okumaya kararlıyım, Vahşetin Çağrısı da bunlardan biri. Kitap Buck adında bir köpeğin yaşam macerasını anlatıyor. Buck şehirli  bir köpekken sahibi değişiyor ve daha vahşi bir hayata atılıyor. Artık o diğer köpeklerle birlikte kızak çeken bir köpek. İşte bu noktadan sonra Buck'ın içinde bambaşka duygular kabarmaya başlıyor ve en ilkel içgüdüleri uyanmaya başlıyor.

  Buck ve onun vahşi yaşam macerasını okumak her ne kadar hoş olsa da ben kitabı çok sevemedim açıkçası, sanırım bu da yazarın bende uyandırdığı büyük beklentiler yüzünden. Martin Eden o kadar güzeldi ki yazardan ister istemez öyle şeyler bekliyorum. :) Yine de konu ve konunun işlenişi bakımından güzel ve hızlıca okunan bir kitaptı. Sanırım Beyaz Diş'e beniyor ama ben onu çok uzun zaman önce okuyup, unuttuğum için karşılaştırma yapamayacağım.

  Genel olarak güzel bir kitaptı, bir köpeğin içgüdülerinin uyanıp, vahşetin çağrısı karşısındaki tepkilerini okumak istiyorsanız tam size göre bir kitap. İyi okumalar. :)

Puanım

Keşke Ölse Dediğim 6 Karakter | Pazar 'lısı


  Bu sıralar Pazar 6'lısına hiç katılamadım, geçen hafta katılmaya çok kararlıydım ama gün içinde beklenmedik şeyler olunca geçen hafta da kaldı, en azından bu haftaya yetişebildim. :)

  Bu haftanın konusu; Keşke Ölse Dediğim 6 Karakter. Kitap okurken "keşke ölse şu, hiç sevmiyorum" hissine sık sık kapılıyoruz, ister istemez oluyor bu. :D Yazarken düşüneceğim, aklıma kimler gelir bilmiyorum ama altıdan çok karakter bulacağımı düşünüyorum. :D

1. Kralların Yolu - Sadeas
  Fırtına Işığı Arşivi en sevdiğim fantastik serilerden biridir, ikinci kitabını bitirdim henüz yorum yazamadım. İlk kitaptan beri Sadeas beni deli ediyor ve sık sık keşke ölse, ne zaman ölecek dedim durdum. Kötüler niye zor ölüyor ki. 😒

2.Buz ve Ateşin Şarkısı - Cercei
  Çoğumuz diziden ya da kitaptan biliriz, Cercesi en sinsi en sinir bozucu karakterlerden biridir. Kitaplara renk getiriyor doğru ama bir ölse fena rahatlayacağım. :D

3.Ateş Serisi - Dani
  Karen Marie Moning'in Ateş Serisi'ni çok severim ama oradaki Dani adlı karaktere katlanamıyorum. Kötü karakter falan değil ama fena ergen ve sinir bozucu. Ben o ölse isterken yazar onun için seri bile çıkarttı ya. O serinin de ilk kitabı Buz'u okummaya çalıştım geçen ve tahammül edemeyip ilk 50 sayfa da bıraktım. Karakter gerçekten dayanılmaz.

4.Nefes Serisi - Emma
  Bu kitabı unutmuştum bile ama şöyle hagi kitapları okumuşum diye bakarken rast gelince hatırladım. Tut Elimi, Benimle Kal serinin ilk iki kitabı ve ben bunları okumuştum. Serinin baş karakteri Emma o kadar sinir bozucu idi ki katlanamıyordum, bu durum ikinci kitapta kendini daha çok gösteriyor ve ben ikinci kitabı kendime eziyet etmek için okuduğumu hatırlıyorum, neden böyle bir şey yaptım biraz muammalı. :D Aslında kızdan çok yazarın kıza olan tutumundan nefret etmiştim ama olsun kız ölseymiş. :D Kitaba yaptığım yorumda burada; 
Barely Breathing (Breathing, #2)Barely Breathing by Rebecca Donovan
My rating: 1 of 5 stars

Nihayet bitti! Bitirmek için uğraş verdim ciddi ciddi, yarım bırakmayı sevmediğim için sonuna kadar geldim ama uğraşımın hiçbir şeye değmediğini gördüm. Normalde ilk kitabı beğenmezsem ikinciyi de okumam ama bunda bir beklentim vardı ilk kitabın sonundaki olayları nasıl devam ettirecek merak ediyordum ancak yazar oralara hiç değinmedi diyebilirim. Kitap Emma-annesi-annesinin sevgilisi üçgeninde geçti o kadar gereksiz ve birbirinin tekrarıydı ki bazen yanlışlıkla okuduğum sayfaları okuduğumu sanıyordum.
Yazarın Emma' ya karşı olan tutumu beni çıldırttı, sürekli bu kızın hayatında kötü olaylar oluyor hep kırıcı insanlar var ama bu kız ne yapsa da haklı, iyi! Hele Emma'nın o ağlamaları yok mu! Her şeye ağlaması beni çıldırttı. Ne olursa olsun kızın verdiği tepki aynı ve tepkiyi anlatırken kullandığı cümlelerde aynı, sürekli aynı şeyleri okumak kitabı daha katlanılmaz kılıyordu.
540 sayfa okudum ama toplasan 54 sayfalık olay yaşanmadı bence. Kitabı beğenemem biraz da ergenlere ve ergen aşıklara katılamamamdan sanırım. Ergen kızlar ve onların ağlamalarıyla sorunu olmayanlar için okunabilir.

View all my reviews




Biraz daha düşünsem daha çok karakter aklıma gelir eminim ama şimdilik dört taneyi hatırlayabildim. Bir dahaki Pazar 6'lısında görüşmek üzere dostlar, sağlıcakla kalın. :)

Yazar Önerisi: Kemal Sayar | Öneri Atölyesi



  Herkese merhaba! Bu hafta Öneri Atölyesi bir gün rötarlı, kusurumuza bakmayın. Sümeyye de ben de yoğun olunca yazı yazamadık ne yazık ki, bugüne sapma yaptı. :)

  Bu hafta size benim çok sevdiğim bir yazardan bahsedeceğim; Kemal Sayar. Kendisi psikiyatrist doktor ve profesör, alanında uzman ve naif bir ruha sahip, insan sever. İşte yazar bu özelliklerini topluyor ve kendine has kalemi ile bize kitaplarını sunuyor.

  Ben Sayar'ı çok severim, blogda sık sık bahsettim, okumayı düşünen herkese de öneriyorum. Psikolojik bilgisi ile hayatın içinden şeylerden bizden biri gibi bahsediyor ve ben kendimi satırlarda kaybediyorum. Okurken bu kadar huzur bulduğum, zihnimin bu kadar rahatladığı başka yazar tanımıyorum. Bir çok sevdiğim yazarı okurken bu tarz hislere kapılıyorum ama Sayar'ın hissettirdikleri bir başka.

  Konuşmasını da aynı şekilde severim, iki söyleşisine katıldım ikisinde de mest oldum. Sümeyye ile katılmıştık birine ve oda benim gibi çok etkilenmişti. :)

  Çoğu yazar dolaylı yoldan etkiler ya da etkilenmemiz için bir kapı aralar, Sayar beni direk olarak etkileyen nadide yazarlardan, (onu okumaya başladıktan sonra hayata ve insana bakışım da çok değişti gerçekten), bu yüzden onu gördüğüm herkese önermeye çalışıyorum. Eğer bir gün Kemal Sayar'a yolunuz düşerse okumadan geçmemenizi tavsiye ederiz, sevgiler. :)

  Son olarak yazarı okumaya herhangi bir kitabından başlayabilirsiniz tabii ama Yavaşla adlı kitabı başlamak için en uygun kitaplarından biri. :)

17 Mart 2017 Cuma

Kendine Ait Bir Oda - Virginia Woolf | Kitap Yorumu


Orijinal Adı: A Room of One's Own
Seri: Yok
Yayınevi: Kırmızı Kedi Yayınevi
Sayfa Sayısı: 128
Baskı Yılı: 2012
Goodreads Puanı: 4.09  (67,383 Oy)


Arka Kapak Yazısı

"Bütün bu yüzyıllar boyunca kadınlar, erkeği olduğundan iki kat büyük gösteren bir ayna görevi gördüler, büyülü bir aynaydı bu ve müthiş bir yansıtma gücü vardı. Böyle bir güç olmasaydı dünya hâlâ bataklık ve balta girmemiş ormanlardan ibaret olurdu. Savaşlarda zafer kazanıldığı duyulmazdı... Çar ve Kayzer ne taç giyerler, ne de tahttan inerlerdi. Uygar toplumlarda hangi işe yararlarsa yarasınlar, bütün şiddet ya da kahramanlık eylemlerinde aynalar gereklidir. İşte bu yüzden Napoléon da Mussolini de kadınların erkeklerden aşağı olduğunda bu kadar ısrarcıdırlar, eğer onlar aşağıda olmasalardı kendileri büyüyemezlerdi."

Kendine Ait Bir Oda, Virginia Woolf'un 1928 yılında kapılarını kadınlara yeni yeni açmakta olan Cambridge Üniversitesi'ndeki kız öğrencilere hitaben yaptığı bir konuşması üzerine şekillenmiştir. İngiltere'de kadınların seçme ve seçilme hakkını elde etmelerinden bir yıl sonra yayımlanan kitap o tarihten günümüze feminizm tartışmalarının locus classicus'u olageldi. Jane Austen ve Charlotte Brontë'den, kadınların niçin bir Savaş ve Barış yazamadıklarına; Shakespeare'in hayali kız kardeşinden bugün de tartışılmaya devam eden kadının yoksulluğu ve namusu başlıklarına, hatta yaratıcılığın doğasına kadar uzanan geniş bir yelpazede kalemini özgürce oynatan Woolf, kadınlara edebiyat alanında bir çıkış yolu gösteriyor.

"Bir kadın eğer kurmaca yazacaksa, parası ve kendine ait bir odası olmalıdır," diyen Virginia Woolf'un sesi, aradan geçen sekseni aşkın yıla rağmen gücünü ve etkinliğini koruyor.


Yorum

  Kendine Ait Bir Oda.. yorum yapması çok zor olan bir kitap, ne desem bilemiyorum açıkçası. O incecik kitap 128 sayfa içinde yüzyılların kadın tarihini ve incelemesini barındırıyor ve içinize öyle bir işliyor ki söyleyebilecek kelime bulamıyorsunuz bu kitabın üstüne.  Yıllar önce yazılmasına rağmen hala geçerliliğini koruyan ve daha uzun zaman güncelliğini koruyabilecek bir kitap..

  Virginia Woolf, kadın ve kurmacanın arasındaki ilişkiyi incelemek üzere kitaba başlıyor ama tüm kadınlık tarihine dokunuyor hemde bir çok erkeğin bu konudaki düşüncelerini de kitabındaki sayfalara ilmek ilmek örerek. Yazar olguları, gerçekleri ve potansiyelleri çok güzel, çok çarpıcı bir şekilde değerlendiriyor ve okudukça algınız genişliyor.
  Kitap hakkında uzun uzun konuşmak isterim ama bu konuşulması değil, okunup anlanması gereken bir kitap. Okuyun, yazara kulak verin ve kendi fikirlerinizi oluşturun. :)

Dipnot: Kitabı okurken Jane Austen, Charlotte Bronte gibi yazarların ne kadar önemli olduğunu bir kez daha ve çok net bir şekilde kavradım, bu yüzden çok geçmeden onların değerli eserlerini okuyup hak ettikleri saygıyı gösterebilmek istiyorum.

Puanım


Kitap Hırsızı - Markus Zusak | Kitap Yorumu



Orijinal Adı: The Book Thief
Seri: Yok
Yayınevi: Martı Yayınları
Sayfa Sayısı: 574
Baskı Yılı: 2014
Goodreads Puanı: 4.36  ( 1,212,933 Oy)

Arka Kapak Yazısı

Hiç Kimse Sıradan Değildir'in yazarı Markus Zusak'tan tüm dünyada büyük yankı uyandıran sıra dışı bir roman.Nazi Almanyası'nda geçmekte ve son derece yoğun bir şekilde bu tarihte alınan notlar ile birlikte ölüm anlatılmaktadır. II. Dünya Savaşı'nın dorukta olduğu bu günlerde, bir üvey anne ve baba ile birlikte yaşayan genç kızın, evlerine sakladıkları genç ile aralarındaki ilişki anlatılır. İlk olarak 2005 yılında yayınlanan kitap pek çok ödül kazanmış ve 230 hafta boyunca New York Times En Çok Satanlar listesinde yer almıştır


Yorum

  Herkese merhaba! Bu ara ne istediğim gibi kitap okuyabiliyor ne de bloga uğrayabiliyorum, çağımızın en büyük sorunu zaman yetmezliği sanırım. Ne yapsak da yetmiyor.

  Kış Şenliği sayesinde evdeki kitaplarımı eritmeye çalışıyorum bunlardan biri de Kitap Hırsızı. Ne zamandır okumak istiyordum ancak yeni vakit bulabildim. Bu zamana kadar bekletmeseydim keşke dediğim kitaplardan oldu kendisi.



  Kitap II. Dünya Savaşı sırasında Almanya'da geçiyor ve küçük kitap hırsızı Liesel ve oun yaşadığı Himmel sokağındaki diğer insanların hikayesini konu alıyor. Kitabın konusu çok farklı değil ya da bulunduğu ortam, benzeri romanlardan pek farkı yok bu yönde. Ancak bu kitabı bu kadar özel ve eşsiz kılan karakterleri ve kendine özgü olan anlatım tarzı.

  Kitaptaki her karakter gerçekten çok iyi kurgulanmıştı, hepsi bir şekilde gönlünüzde yer sahibi oluyor ve onlarla yaşamaya başlıyorsunuz. Liesel, Rudy, Hans, Max ve diğerleri.. Hepsi mükemmel karakterlerdi, iyi ya da kötü olarak mükemmel değil, tamamen hayatın içinden, tamamen doğal ve kendinizi bulduğunuz ya da olmak istediğiniz karakterler. Bu arada sizi bilmem ama ben Hans Hebermann'ı okudukça aklıma Harper Lee'nin Bülbülü Öldürmek kitabındaki Atticus geldi ki o da benim en sevdiğim kitap karakterlerinden biridir.
(Bülbülü Öldürmek'in kitap yorumuna buradan ulaşabilirsiniz. Hep Atticus'tan bahsetmiştim. :D)

  Kitap Hırsızı çok yüksek tempolu, hop diye okunan bir kitap değil belki ama içinden çıkmak da hiç kolay değil. Ben üstüne fazla konuşmak istemiyorum bence bu kitabı okuyun ve kendiniz görün. :)

Küçük bir dipnot: Ben yazarın daha önce Hiç Kimse Sıradan Değildir adlı kitabını okumuş ve sevmemiştim, biraz tereddütlüydüm o yüzden ama tereddüdüm tamamen boşa çıktı.

Puanım


11 Mart 2017 Cumartesi

Bir Kitap - Bir Albüm Önerisi: Cesur Yeni Dünya | Öneri Atölyesi



Herkese merhaba! Bugün Cumartesi önerimiz baya geç saatlere kaldı, kusura bakmayın anca yazmaya oturabildim. :)

  Bu hafta önerimiz bir kitap ve bir albüm; Brave New World, Türkçe'si ile Cesur Yeni Dünya. Cesur Yeni Dünya, Aldous Huxley'in meşhur anti-ütopyası, baş yapıt niteliğinde bir kitap. Alanında en iyilerden ve Brave New World, kitapla aynı adı taşıyan Iron Maiden albümü, oda alanında en iyi albümlerden. En azından Sümeyye ve ben hem kitabı hem albümü çok severiz.

  Cesur Yeni Dünya, (kitap olan), Ford'dan yaklaşık 600 yıl sonrasını konu alıyor. Dünya tek devletin hakimiyetindedir, insanlar programlanarak ve kaderleri belli şekilde dünyaya gelmektedir. Aile yapısı ortadan kalkmış, insanlar yapay ortamda üretiliyor, programalanıyor ve baştan belirli olan hayatlarına adımlarını atıyorlar. Huxley, anti-ütopyayı çok farklı bir biçimde ele alıyor, alışkın olduğumuz baskıcı devlet ve özgür olmayan insanlar yerine, aşırı özgür, insani değerlerin çok farklı olduğu, kısıtlamaların olmadığı, hedonist bir yaşam biçiminin hakim olduğu bir distopya kurgulamış.

  İlk baş dünya şaşırtıcı ve uzak gelse de kitabı okudukça fark edşyorsunuz ki Huxley, yıllar önceden dünyanın gidişatını çok iyi gözlemlemiş ve doğacak sonuçları çok iyi analiz edebilip bunu kitabında belirtmiş. Kitabı okumak yetmiyor insana, bu kitap yavaş yavaş hazmedilip her sayfasına ayrı bir ilgi ile yaklaşılması gereken kitaplardan. Öyle sıradan bir roman hiç değil. Okuyup, hazmettikten sonra ise bir daha eskisi gibi olmuyorsunuz, kitap temiz havanın içinizi açması gibi beyininizi açıyor resmen. Kitabın her satırı planlanarak yazılmış, içindeki isimler, yaşam tarzı, karakterler... Tanıtımı yapılacak bir kitap değil bu alın okuyun, sevmeseniz de okuyun, yazarın anlattıklarının, öngörüsünün ne kadar doğru olduğunu kendi hayatınızda da göreceksiniz.



  Brave New World adlı albüme gelirsek, metal müzik seven herkes az çok Iron Maiden'ı bilir. Yazar gibi İngiliz olan grup yazarın kitabından ilhamla Brave New World şarkısını yazmış ve albümlerine bu ismi vermiştir. Sizi bilemeyiz ama albüm kesinlikle dinlenmeye değer. :) Umarız hoşunuza gider. :)

Albümün tamamını da buradan dinleyebilirsiniz;



  Bir önerinin daha sonuna geldik dostlar, albümü bilemem ama kitabı mutlaka okuyun, okuduysanız bir kez daha okuyun. Bizde ikinci kez okumayı istiyoruz ve kitap kesinlikle buna değecek nitelikte. :)

2056: İsyan (Slated #3) - Teri Terry | Kitap Yorumu


Orijinal Adı: Shattered
Seri: Slated #3
Önceki Kitap: 2055: Büyük Hesaplaşma
Yayınevi: Altın Kitaplar
Sayfa Sayısı: 320
Baskı Yılı: 2014
Goodreads Puanı: 4.26  (6,624 Oy)

Arka Kapak Yazısı

Merkezi Koalisyon tarafından hafızası silinen Kyla geçmişin şiddet dolu anılarıyla baş etmeye çalışırken, diğer yandan da bir çıkış yolu bulmaya çalışmaktadır. Sonunda, direnişçi grupların yardımıyla, ölmesini isteyen yetkililerin elinden kurtulup, sahte bir kimlikle geçmişini aramaya başlar. Ama ümitsizce aradığı gerçek, onun tahmin ettiğinden çok daha fazla şaşırtıcıdır.

Yorum

  Herkese merhaba. :) Bugün son zamanlarda okumadığım bir türle karşınızdayım; genç-yetişkin distopya. Yaklaşık üç yıl önce bu serinin ilk iki kitabını okumuş ve sevmiştim son kitabı okumaya karar vermiştim ama yeni okuyabildim.

  Seriden genel olarak bahsedecek olursam, (çoğu ayrıntıyı unutmuşum bunu okurken anımsadım); seri 2054 yılında başlıyor, dünya daha farklı bir yer. Baş karakterimiz Kyla'nın bulunduğu ülkede distopik, baskıcı bir rejim söz konusu. Erken yaşta suç işleyen çocuklar programlanıyor, anıları siliniyor ve beyinlerine takılan bir çiple de sürekli kontrol ediliyorlar. Hükumet her hareketlerini izliyor. Kyla'da bu programlanmışlardan biri, yalnız onun diğerlerinden bir farkı var ve o seri boyunca bu farkın peşinden koşuyor ve ne olduğunu anlamaya çalışıyor.

  Yazar iyi bir fikir üzerine yola çıkmış ve iyi karakterler kurgulamış yalnız bundan sonra işler o kadar da iyi gitmiyor. Genç yetişkin edebiyatın, tek noktaya takılıp kalmak gibi bir sorunu var. Yazarlar güzel fikirler buluyorlar ancak bunu işlerken tek bir şeye odaklanıyorlar ve o güzelim fikri heba ediyorlar. Ki genelde odak noktası serideki imkansız aşklar oluyor. Bu seride odak noktası aşk değildi, Kyla'nın geçmişi idi, tabii aşka da odaklandı ama diğer genç-yetişkin kitaplar kadar değil. İşte yazarımız kızımızın geçmişine odaklanırken oluşturduğu dünyayı ve o dünya ile ilgili her şeyi geri plana atıyor bu da kitabın kısır bir döngüye girmesine ve yüzeysel olmasına sebep oluyor ne yazık ki.

  Serinin ilk iki kitabını okuduğumda çok sevmiştim, bunda en büyük etken seride yazarın psikolojiden de yararlanmasıydı, işin içine psikoloji girince beni tavlamıştı. :D O zamanlar bu türde çok kitap okumadığım içinde güzel gelmişti ama son kitabı okurken keyif almadım, daha çok istemdışı olarak hatalara ve serideki boşluklara odaklanmış oldum. Yazar baş karaktere çok inanılmaz, çok şaşırtıcı bir geçmiş oluşturayım derken ortalığı biraz dağıtmış, yok artık dedirten(iyi anlamda değil), mantıksız bir geçmiş oluşturmuş. Keşke okuru şaşırtmaya bu kadar odaklanmasaymış da oluşturduğu dünyayı mantık çerçevesinde geliştirseymiş, aynı şekilde tek karakter odaklı bir kitap yazmak yerine diğer karakterlere de daha fazla değinse seri daha hoş olurmuş.

  Seri bu kitapla son buldu ve 8 belki daha çok da ödül almış. Kötü bir seri değil kendi sınıfında ama bu kadar ödül almasına da şaşırmadım değil. Serinin sonuna gelecek olursak yazar biraz oldu bittiye getirdi her şeyi, hani hızlı biten dizilerde son bölümlerde her şey bir anda olur, her şey açığa kavuşur ya bunda da öyle oldu, çarçabucak onlarca soru cevaba kavuştu. Yazar sonu genel anlamda peri masalına çevirmiş, ancak sonda esas kız ve esas oğlan ile ilgili yaşanan gelişme konusunda gerçekçi davranmıştı.

  Uzuun bir yorum oldu, kusuruma bakmayın. :) Seri genel anlamda güzel, genç yetişkin distopya türünden hoşlanıyorsanız tercih edebileceğiniz bir seri, hatta bu türde okuduğum diğer bir çok seriden daha iyi. Eğer genç-yetişkin edebiyatıyla aranız yoksa seriyi önermem benim gibi sıkılabilirsiniz.

Puanım

2 verecektim ama kendi türünde iyi olduğu için 3 veriyorum.



7 Mart 2017 Salı

Mülksüzler - Ursula K. Le Guin | Kitap Yorumu


Orijinal Adı: The Dispossessed
Seri: Yok
Yayınevi: Metis Yayıncılık
Sayfa Sayısı: 328
Baskı Yılı: 2013
Goodreads Puanı: 4.18  (49,356 Oy)

Arka Kapak Yazısı

Romanım Mülksüzler, kendilerine Odocu diyen küçük bir dünya dolusu insanı anlatıyor. İsimlerini toplumlarının kurucusu olan Odo'dan alıyorlar; Odo romandaki olaylardan kuşaklarca önce yaşamış, bu yüzden olaylara katılmıyor, ya da yalnızca zımnen katılıyor, çünkü bütün olaylar aslında onunla başlamıştı.

Odoculuk anarşizmdir. Sağı solu bombalamak anlamında değil: kendine hangi saygıdeğer adı verirse versin bunun adı tedhişçiliktir. Aşırı sağın sosyal-Darwinist ekonomik özgürlükçülüğü de değil; düpedüz anarşizm: eski Taocu düşüncede öngörülen, Shelley ve Kropotkin'in, Goldmann ve Goodman'ın geliştirdiği biçimiyle. Anarşizmin baş hedefi, ister kapitalist isterse sosyalist olsun, otoriter devlettir; önde gelen ahlakî ve ilkesel teması ise işbirliğidir (dayanışma, karşılıklı yardım). Tüm siyasal kuramlar içinde en idealist olanı anarşizmdir; bu yüzden de bana en ilginç gelen kuramdır. – Ursula K. Le Guin

"'...Vermediğiniz şeyi alamazsınız, kendinizi vermeniz gerekir. Devrim'i satın alamazsınız. Devrim'i yapamazsınız. Devrim olabilirsiniz ancak. Devrim ya ruhunuzdadır ya da hiçbir yerde değildir.' Konuşmasını bitirirken, yaklaşan polis helikopterlerinin gürültüsü sesini boğmaya başladı."

Yorum

  Ursula K. Le Guin'i Yerdeniz Serisi ile tanımış ve çok sevmiştim, sonra Her Yerden Çok Uzakta adlı kitabını da okumuş beğenmiştim. Mülksüzler'in distopya türünde olduğunu da öğrendikten sonra kesinlikle okumalıyım diye karar vermiştim ve biraz geç kalsam da nihayet okuyabildim.



  Kitap iki farklı dünyayı anlatıyor; Anarres ve Urras. İki gezegende birbirinin ayı. Urras'tan yıllar önce Anarres'e gelen Odocular burada kendilerine Urras'takinden çok farklı bir hayat kurmuşlardır.

Yaşamın ne kadar güzel olduğunu görmenin yolu ölümün bakış açısından bakmaktan geçiyor. 

  Anarres anarşizmin hayata geçtiği sosyalizmden izler taşıyan bir gezegen ve halkın yaşam biçimi de pragmatik. Her şey olması gerektiği kadar ve olması zorunlu olduğu için, lüks ya da aşırılık yok. Herkes eşit, herkes özgür. Urras ise tam zıddı kapitalizmin hüküm sürdüğü bir gezegen, bizim dünyamızın bir yansıması.

-"Bize kimin yalan söylediğini düşünüyorsun?"
-"Kim mi, kardeşim? Kendimizden başka kim olabilir ki?"

  Bu iki dünya arasında da Shevek adlı bir fizikçi ve onun idealleri var. İki dünyayı da Shevek'in gözünden tanıyoruz. Annaresli, insana sadece insan olduğu için değer veren Shevek'in gözünden kapitalist sistem nasıl görünüyor siz tahmin edin! Yazarın kitapta flashbacklerden yararlanması ise çok zekice idi, bu hem kitaba ayrı bir lezzet katmış hem de sizi kitaba daha çok çekiyor.

  Kitap 1974 yılında yazılmış ve yazar ortaya gerçekten çok güzel bir iş çıkarmış. Yazarın anarşizme olan bakış açısını paylaşmasam da kitaptan öğrendiğim çok şey oldu ve insanı bir kez de Ursula Guin'in gözünden okumuş oldum. Kitaptaki çoğu detay çok zekice, bunu aslında okudukça görebilirsiniz. Kitabın ikinci kez okumayı kesinlikle hak eden bir tarafı var, ileride bir daha okumayı düşünüyorum eminim ki kitapta gözden kaçırdığım çok detay var.

Gözlerde de görkemi, insan ruhunun görkemini görürsünüz. Çünkü bizim erkeklerimiz ve kadınlarımız özgürdür, hiçbir şeye sahip olmadıkları için özgürdürler. 

  Son olarak, hiç şüphesiz kitabın beni en etkileyen kısmı ise sahipliler-özgürler ayrımı oldu. Hepimiz kendimizi özgür sanan ama sahip olduğumuzu sandığımız şeylerin kölesi olan sahiplileriz. mülkiyet özgürlük değil tutsaklık getiriyor ne yazık ki. Bizi tutsak eden gereksiz her şeyden kurtulup özgür olabilmemiz dileğiyle, sağlıcakla kalın kitap dostları. :)

Alıntılar

Bazı insanlarda otorite içkindir; bazı imparatorların gerçekten yeni giysileri vardır. 
Gözlerde de görkemi, insan ruhunun görkemini görürsünüz. Çünkü bizim erkeklerimiz ve kadınlarımız özgürdür, hiçbir şeye sahip olmadıkları için özgürdürler. 
Yirmi yaş dolaylarında öyle bir an vardır ki, yaşamın geri kalan kısmı boyunca ya herkes gibi olmayı, ya da farklılıklarını erdeme dönüştürmeyi seçmen gerekir. 
Barışa yalnız barış yoluyla ulaşılabilir, yalnız adil eylemler adalet getirebilir.
Yaşamın ne kadar güzel olduğunu görmenin yolu ölümün bakış açısından bakmaktan geçiyor. 
Eğer bir şeyi bütün olarak görürsen hep güzelmiş gibi görünür. 
Balığı tanımak için yüzmeye, yıldızı bilmek için parlamaya gerek yok. 
Zorlama, düzeni sağlamanın en etkisiz yoludur. 
Gerçek kardeşlik -paylaşılan acıda başlıyor. 
-"Sevgi, acının içinden geçme yollarından yalnızca biri, bazen yanılıp ıskalayabilir. Acı hiçbir zaman ıskalamaz. Ama bu yüzden ona dayanma açısından pek seçeneğimiz yok. İstesek de istemesek de katlanmak zorundayız. "
-"Ama katlanmıyoruz! Yüz kişiden biri, bin kişiden biri sonuna kadar gidiyor, ta en sonuna kadar. Geri kalanlar ya mutluluk taklidi yapıyor, ya da duyarsızlaşıyor. Acı çekiyoruz ama yeterince değil. Bu yüzden boş yere acı çekiyoruz." 
-"Bize kimin yalan söylediğini düşünüyorsun?"
-"Kim mi, kardeşim? Kendimizden başka kim olabilir ki?"

Puanım

8.5