19 Ekim 2017 Perşembe

Karanlık Zihinler (Karanlık Zihinler Serisi #1) - Alexandra Bracken | Kitap Yorumu

Orijinal Adı: The Darkest Minds 
Seri: The Darkest Minds #1 
Yayınevi: Parodi Yayınları
Sonraki Kitap: Buz Kapanı
Sayfa Sayısı: 576
Baskı Yılı: 2014
Goodreads Puanı: 4.25  (92,354 Oy)


Arka Kapak Yazısı
Adım Ruby.
Hepinizden farklıyım.
Aklınızın derinliklerinde gezinebilir, 
anılarınızı hiç yaşamamışsınız gibi silebilirim.
Henüz on yaşındayken Thurmond'daki bu rehabilitasyon kampına gönderildim. Hem de kendi ailem tarafından...
Burada her adımımız izleniyor, nefes alış verişlerimiz bile.
Yalnız değilim.
Maviler... Yeşiller... Turuncular...
Sarılar ve Kırmızılar...
Karanlık Zihinler...
Ve yaşamak için saklanmak zorunda kalanlar
Ve kaçanlar...


Yorum

   Evet sayın kitap severler! Harika bir distopya kitabının sonuna geldim. Uzun zaman olmuştu distopik bir eser okumayalı ve cidden özlemişim. Suzanne Collins’ten sonra distopik anlamda gerçekten başarılı bir kalemi olduğunu düşündüğüm hatta bazı noktalarda onu solladığı apaçık görülen bir bayan yazar tarafından yazılmış serinin ilk kitabıydı bu. Bayan yazarların da böyle başarılı kurgular ortaya çıkarabildiğini görmek çok hoşuma gidiyor doğrusu. Üstelik bu seriyi yazan bayan oldukça genç birisi.


   Karanlık Zihinler serisinin ilk kitabından kısaca bahsetmek istiyorum. Arka kitaptan öğrenebileceğiniz kadar basit ve spoiler sayılmayacak ufak tefek şeylerden bahsedelim. Normal insanlardan farklı zihinsel ve fiziksel yetenekleri olan 10-18 yaş arası gençler kitabın konusunu oluşturuyor. Bu gençler yeteneklerinin özelliklerine göre renklere ayrılıyor. Yeşil, mavi, sarı, turuncu ve kırmızı. Kimi karmakarışık bulmacaları çok kısa süreler içinde çözebilen ve 450 sayfalık koca kitabı tek okuyuşta ezberleyebilen dâhilerken, kimisi tek bir el hareketi ile araçları hareket ettirebiliyor, kimi ise başkalarının anılarını okuyup onları silebiliyor ve yerine istediğini koyarak kişileri yönetebiliyor. Yeteneklerinin tehlikeli ve etkililiğine göre bazı renkler diğerlerine göre daha tehlikeli olarak addedilerek ona göre muamele ediliyor. Bu insanüstü yeteneklerle donatılmış gençler konusunda herkesin farklı farklı planları var. Kimi onları bir kampa kapatarak ailelerinden ve sevdiği birçok şeyden uzak yaşatarak hatta bazen tabiri caizse “imha ederek” düzeni sağlamaya çalışırken kimileri onların bu yeteneklerini düşmanlara karşı savaşmak için kullanmak üzere kendi taraflarına çekecek vaatlerde bulunuyorlar. Bu çocukları gerçekte düşünecek ve onları kullanmak değil onların derdine çare olacak kimseleri yok. Hepsi aslında onları bir robota dönüştürmeye çalışan birer düşman. Kendileri dışında.


    Karakterlere gelecek olursak; baş karakterlerin hepsini çok sevdim ve benimsedim diyebilirim. Ruby zaten kitabın anlatıcısı olarak gönlümde taht kurdu. Yeteneklerini nasıl kullanacağını bilememek, sürekli birilerinin hafızasından istemeden kendini, kendiyle ilgili anıları silmekle başı dertte. Yeteneklerini nasıl kullanacağını bilmiyor ve ona bunu öğretecek düşmanları haricinde kimse yok. Düşmanlarına teslim olmayı mı seçmeli yoksa kendi kendine bir yolunu bulmayı mı öğrenmeli arada sıkışıp kalmış. Liam Stewart ise herkesin içinde bir iyilik görmeye meyilli, saf ve temiz bir yakışıklı. Yeteneklerine hakim ve lider karakterli. Çevresindeki herkese başarabileceklerine dair umutlar vererek onların yaşama sebebi olan bir gün ışığı gibi. Ahh ne çok sevdim seni bir bilsen. Mavi gözleri dışında onu kafamda canlandırırken Sam Claflin’in Açlık Oyunları serisinde ki Finnick Odair olan serseri hallerini hayal ettim. Tam bir Sam Claflin hayranıyımdır da. Bu da karakteri okurken onun jest ve mimiklerini ukala tavırlarını gözümde daha iyi canlandırmamı sağladı. Birde minik asyalımız Suzumi namı diğer Zu var ki onu öylesine sevdim öylesine sempatik buldum ki, kitaptaki karakterlerin yerine geçip onu koruma güdüsü gelişti içimde. Hikayesini ve gizemini merak ettiğim karakterlerden birisidir. Birde Chubs var ki ona olan duygularımı hala çözemesem bile genel olarak sempatik bulduğum ve zor bir insan olmasını takdir ettiğim birisi. Bazı özellikleri bana kendimi hatırlattı hele ki kolay arkadaş edinemeyen içine kapanık tavırları. Hatta biraz ileri gidecek olursak tehlikeli yakışıklımız Clancy Gray’e karşı bile bir sempati oluştu diyebilirim içimde.


    Kitabın dili oldukça sadeydi. Kitap baş karakterlerden birisi olan Ruby’nin ağzından anlatılıyordu. Diyalogları okurken çok eğlendim hatta son sayfalarda Ruby ile Liam arasındaki diyaloğu okurken nefesim kesildi diyebilirim. Kitap oldukça akıcı ve heyecanlıydı. Sürekli macera dolu yerler oluyor ve heyecan içerisinde okuyordum. Her bölümün sonu heyecanlı bitiyor sonrakini okumak için acele ediyordum. Şimdiye kadar okuduğum çoğu distopik eseri sevmişimdir ve çoğuna olumlu yorumlar yapmışımdır çünkü distopya okumayı seviyorum. Bunu araya zaman koyup türü özleyerek yaptığım zaman birbirlerine benzer yönleri olsa bile beni sıkmıyor ve cidden severek okuyorum. Bu eseri de çok sevdim hatta bayıldım. Karakterleri ve kurgusu ile gerçekten çok başarılı buldum. Sonu da oldukça soru işaretleri ile dolu ve heyecanlı bitti. Diğer kitapları elimde yok sadece ilkini almıştım ve şimdi koşup diğerlerini de almam gerekecek. Araya zaman girmeden hepsini okumak istiyorum. Açlık Oyunlarında ilk kitabı diğerlerinden başarılı ve heyecanlı bulmuştum ve bunda da yazarın diğer kitaplarda ritmi düşürüp kalitesini bozmasından korkmuyor değilim. Umarım öyle olmaz. Çünkü seriye gittikçe bağlanmak ve bittiğinde üzülmek istiyorum bana bu duyguyu yaşatan pek seri olmuyor çünkü. Okumanızı tavsiye ederim. Seveceğinizden emin olduğum bir kitap. Herkese bol kitaplı günler. :)



Alıntılar
Hayal kurmak sonunda hayal kırıklığına, hayal kırıklığı da öyle kolay atlatılamayan sıkıntılı bunalımlara yol açardı. Siyaha yem olmaktansa grinin sınırlarında kalmak daha iyiydi.
-Hiçbir şey olmamış gibi davranamam.
-Davranmamalısın da. Asla unutmamalısın. Ama hayatta kalmanın önemli yanlarından biri de hayata devam etmektir. Bunun için bir kelime var. Bizim dilimizde tam bir karşılığı yok. Portekizce. Saudade. Hiç duydun mu?
(Başımı salladım ben kendi dilimdeki kelimelerin bile yarısını bilmiyordum ki.)
 -Şey gibi… tam bir tanımı yok. Bir duygunun tarifi gibi… çok büyük bir üzüntünün. Bir zamanlar kaybettiğin bir şeyin sonsuza dek kaybolduğunu ve bir daha asla senin olmayacağını anladığın an yaşadığın bir his.
Ama biliyor musun, her son bir başlangıçtır. Bir zamanlar sahip olduklarını geri alamasan da onları arkanda bırakabilirsin. Yeniden başlarsın. En baştan.
Bir fabrikayı yok edebilirsin ama hemen ardından bir yenisini inşa ederler. Ancak yok edilen şey bir hayat olduğunda bunun geri dönüşü yoktur. O insanı geri getiremezsin.
Bir insanın yalan söylediğini anlamanın binlerce yolu vardır. Beyinlerine girip en ufak bir güvensizlik ya da rahatsızlık emaresi aramanıza gerek yok. Yüzlerine bakmanız çoğu zaman yeterlidir. Sizinle konuşurken bakışlarını sola çevirir, bir hikayeyi fazla detaylandırır ve bir soruyu başka bir soruyla cevaplarlarsa bilin ki o kişi yalan söylüyordur.
İçimde tuhaf bir his vardı. Sanki henüz sahip olmadığım bir şeyi kaybetmiş gibiydim. Sanki artık eskiden olduğum kişi değildim. Olmam gereken kişi ise hiç olamamıştım. Bu hisle iliklerime kadar bomboş hissettim kendimi birden.
Dünyadaki en sinir bozucu duygu, söyleyecek çok şeyin olup da bunu kelimelere nasıl dökeceğini bilmemek olmalı.
Hayatta bir kez bile duysanız asla unutamayacağınız bazı sesler vardır. Kırılan bir kemiğin sesi. Bir dondurma kamyonetinden yükselen şarkı. Cırt cırt bandın sökülmesi. Bir silahın açılan emniyet kilidi…
Heves denilen şeyin en önemli yanı, bulaşıcı olmasıdır.

Puanım
 

18 Ekim 2017 Çarşamba

Godot'yu Beklerken - Samuel Beckett | Kitap Yorumu

samuel beckett

Orijinal Adı: En Attendant Godot
Seri: Yok
Yayınevi: Kabalcı Yayınevi
Sayfa Sayısı: 124
Baskı Yılı: 2014
Goodreads Puanı: 3.81  (115,841 Oy)

Arka Kapak Yazısı


  Godot'yu Beklerken 1948 yılında Fransızca olarak yazıldı ve 1953'te Paris'de sahneye kondu. Zamanla ülke çapında bir ün kazandı. 1954 yılında Beckett tarafından bazı değişikliklerle İngilizceye çevrildi ve başka ülkelerde de sahnelenmeye başladı. Avangard olarak nitelenmesine karşın hızla klasikleşti.

Oyunun varoluş sancıları çeken kahramanları, yolları kesiştiğinde birbirleriyle iletişim kurmaya çalışırlar. Her gün yinelenen bu ritüelde bellek işlevinin yerine getiremeyince de gerçekliğin kesinliğinden uzaklaşmaya başlarlar.

Kimilerine göre tüm zamanların en iyisi olan bu oyun, 21. yüzyılda da kafamızda soru işaretleri bırakmaya devam ediyor.


Yorum

"İnsan biliyorsa eğer."
"Sabretmekten yılmaz."
"Ne beklemek gerektiğini biliyorsa."
"Endişeye mahal yoktur."
"Sadece bekler."

  Hepimiz bekliyoruz, kimimiz sonları kimimiz başlangıçları.. Hayatımızdaki bu bekleyişlere farklı bir açıdan yaklaşan ve tamamlayıcı karakterleri ile bize sunan bir oyun bu.. Herkes okuyup kendi deneyimlemeli, anlatılacak bir oyun değil, tamamen kişiye göre algılanacak bir oyun.

Hepimiz deli doğarız. Bazılarımız öyle kalır.

  Kitabı okurken sıkılmasam da karakterlerin bekleyişinin ağırlığı ruh halime etki etti, bu da düşünmeye sevk etti. Kitap bittikten sonra bile o ağırlık üzerimde idi. Size hayatınızı, beklediklerinize göre sorgulatabilecek bir oyun..

"Hiç terk ettim mi seni?"
"Gitmeme izin verdin."
  Sanırım sorulması gereken soru şu; "Sizin Godot'nuz kim ya da ne?"

Puanım


16 Ekim 2017 Pazartesi

Otomatik Portakal - Anthony Burgess | Kitap Yorumu

Orijinal Adı: A Clockwork Orange
Seri: Yok
Yayınevi: İş Bankası Kültür Yayınları
Sayfa Sayısı: 168
Baskı Yılı: 2016
Goodreads Puanı: 3.98  (460,778 Oy)


Arka Kapak Yazısı
   Tüm hayvanların en zekisi, iyiliğin ne demek olduğunu bilen insanoğluna sistematik bir baskı uygulayarak onu otomatik işleyen bir makine haline getirenlere kılıç kadar keskin olan kalemimle saldırmaktan başka hiçbir şey yapamıyorum...

...
   
   Cockney dilinde (İngiliz argosu) bir deyiş vardır. "Uqueer as as clockwork orange". Bu deyiş, olabilecek en yüksek derecede gariplikleri barındıran kişi anlamına gelir. Bu çok sevdiğim lafı, yıllarca bir kitap başlığında kullanmayı düşünmüşümdür. Bir de tabii Malezyada "canlı" anlamına gelen "orang" sözcüğü var. Kitabı yazmaya başladığımda, rengi ve hoş bir kokusu olan bir meyvenin kullanıldığı bu deyişin, tam da benim anlatmak istediğim duruma, Pavlov kanunlarının uygulanmasına dayalı bir hikâyeye çok iyi oturduğunu düşündüm...
-Anthony Burges-

   Karabasan gibi bir gelecek atmosferi... Geceleyin sokaklara dehşet saçan, yaşamları şiddet üzerine kurulu gençler... Sosyal kehanet? Kara mizah? Özgür iradenin irdelenişi?.. Otomatik Portakal bunların hepsidir. Aynı zamanda hayranlık verici bir dilsel deneydir, çünkü Burgess antikahramanı için yeni bir dil yaratır: Yakın geleceğin argosu "nadsat"ı.


Yorum
   Bu kitabı ilk gördüğümde en çok ismi ilgimi çekmişti. Genelde kitaplar bana tamamen sürpriz olsun diye arka kapak yazısını okumasam da bunun içeriğini merak edip ne demek bu “Otomatik Portakal” diyerek okumuş bulundum. Arka kapakta soruma cevaben bu ismi nerden ve nasıl seçtiğini anlatmış. Gayette mantıklı ve orijinal bir isim bence. Aynı zamanda arka kapakta kısaca kitabın içeriğini de özet geçmiş. Bir Utopia bir 1984 gibi olmasa bile bu kitapta mevcut dünyamız ile çok benzeyen bambaşka bir ütopya yaratmış yazar. Bu dünyada tek bildiği şiddet, yağma, tecavüz olan karanlık genç nesilden bahsediliyor. Kitabın baş karakteri minik Alex’imiz ise işte bu karanlık gençliği temsil eden bir karakter. 


   Kitapta ergenlikten itibaren genç olarak nitelendirilen insanların bu çağlarda içlerini dolduran kötülükle neler yaptığı ve yapabileceğinden dem vuruluyor. Bu genç çetelerin yaptığı vandallıkları, uyguladıkları şiddeti okudukça kurgu olduğunu bilseniz de içiniz sızlıyor. Belki de bunun sebebi günümüzde de bunların oldukça artmaya başlaması ve çağımız ilerledikçe gidişatın tam da bu kitapta anlatılan yönde ilerlemesi. Kitap elbette ki sadece genç çetelerin savaşından, adam öldürmekten, içkiden, vandallıklardan, şiddetten ibaret değil. Kitabı farklı kılan bir yön daha var. Bu tür toplumu bozan davranışlara ve kötülüklere engel olmak için başvurulan ve bireyin elinden iyiyi ve kötüyü seçme şansını alıp onu tamamen iyilikten başka bir şey düşünemeyen otomatik bir makineye çevirmenin de toplumu kötülüğün kendisi kadar bozan tedavi yöntemlerine de yer verilerek bunun insan ve toplum üzerindeki etkileri kitapta başarılı şekilde anlatılmış. Tüm bu olayları ise temsilen bir baş karakter olarak Alex yaratılmış. Ve tabi onun takım arkadaşları Dim, Pete ve Georgie’yi de unutmamak lazım. 

Bir rüya ya da bir kâbus aslında kafanızın içindeki bir film gibidir o kadar, tek farkı siz de içinde yer alabilirsiniz. 
   Kitabın dili son derece akıcı ve samimi. Arka kapaktan da anlaşılacağı üzere bu bozulmuş, çarpık gençliği yansıtmak üzere “argo” bir dil hakimdi kitapta. Dikizlemek, çakozlamak, lavuk, çıtır, cıvır, marizlemek, zumzuklamak, kanka, ühü ühü ühü olmak, bok püsür gibi argo kelimeler kitabın ana dilini oluşturuyor diyebiliriz. Bu dili kullananlar kötü kesimi, kullanmayanlar elit ve iyi olan kesimi temsil ediyormuş gibi bir ayrım gözetmek de mümkün. Kitabın günümüzdeki duruma da dem vurarak, olması muhtemel bir gelecek senaryosu ortaya çıkarması, bunu yaparken de bu gidişatı etkileyecek teknolojik ve bilimsel gelişmeleri samimi bir dille kitabına aktarması hoşuma gitti. Bunu yaparken insan ilişkileri arasındaki sahteliği, insanların kişisel hırsları, bencillikleri, doyumsuzlukları, çıkarcılığı gibi değerleri de ön plana çıkararak gerçekliği yakalamış. Sonuna ise güzel mesajlar gizlemiş. En başta kişinin iyiliği veya kötülüğü kendi iradesi ile seçmesi gerektiği, kişiyi olmadığı biri gibi davranmaya zorlamanın en başta o insanın kendisine ve topluma büyük zararlarının olabileceği vurgulanarak, gerçekten böyle bir dünyada yaşandığı takdirde zaman kavramının, yaşlılık/gençlik gibi değerlerin, iyilik ve kötülük kavramlarının oldukça değişik anlamlara gelebileceğini vurgulamıştır. İsmi gibi özgün ve farklı olan bu eseri mutlaka okumanızı tavsiye ederim. :)



Puanım

15 Ekim 2017 Pazar

Adalet - Kolektif (26 Yazar) | Kitap Yorumu

26 yazar

Orijinal Adı: No Rest for the Dead
Seri: Yok 
Yayınevi: Martı Yayınları
Sayfa Sayısı: 432
Baskı Yılı: 2014
Goodreads Puanı: 3.6  (3,071 Oy)

Arka Kapak Yazısı


Yirmi altı usta yazardan tek bir hikâye…

Jeff Abbott - Lori Armstrong - Sandra Brown - Thomas Cook
Jeffery Deaver - Diana Gabaldon - Tess Gerritsen 
Andrew F. Gulli - Peter James - J.A. Jance
Faye Kellerman - Raymond Khoury - John Lescroart
Jeff Lindsay - Gayle Lynds - Phillip Margolin
Alexander Mccall Smith - Michael Palmer - T. Jefferson Parker
Matthew Pearl - Kathy Reichs - Marcus Sakey
Jonathan Santlofer - Lisa Scottoliner - L. Stine 
-Marcia Talley


Yorum

  26 yazar bir araya gelip, bir kitabı nasıl yazabilir ki? Kitabın kapağını ilk gördüğümde ve sonrasında bu soru zihnime takıldı ve okuyup görmek istedim. İki yazarın bile ortak kitap çıkarması bana hep şaşırtıcı gelmiştir, bir kitap sadece bir yazara ve onun düşünce dünyasına ait gibi hissederim hep.

İnsanın hayatta yalnızca tek bir şansı olurdu ve kendisine sunulan bu şansa dört elle sarılması gerekirdi.

  Kitabı dışı ile yargılayacak olursak, kitaptan etkileyici bir polisiye çıkabileceğini düşünmüyordum ama yazarların arasında kitaplarını severek okuduğum kişiler de olunca merakım arttı. Her yazar ayrı bir bölüm yazmış ve hepsi bir araya gelince hikaye de kopukluk olmuyor, bu yönden takdire değer bir iş çıkmış. Özele inecek olursak;
 
Her şeyden uzaklaşmak ve olanları unutmak için çok çaba sarf ettim ama aslında hiçbir zaman unutmuyorsunuz, sadece yaralarınızın üzerini bir doku kaplıyor ve hayatınıza devam ediyorsunuz.
  Kitabın konusu ve ilerleyişi fena değildi, her karakterin penceresinden olayı okumak ve çeşitli açılardan bakmak kitaba yakışmıştı. Kitabın sonuna kadar da bir gizem hakimdi, bu da sizi hikayenin içinde tutmak için iyi bir sebep. Ancak kitapta her şey ortalama seviyede idi, cinayet ve plan güzel ama şaşırtıcı olmaktan yoksun, yazar üslupları ise birbirinden farklı olduğu için bölüm geçişleri ya da aynı karakteri farklı yazarlardan okumak kitaptaki bütünlüğü zedeliyor.

Hayattaki hiçbir şey basit değildir.

  Genel olarak değerlendirecek olursam, ben 26 yazarın çalışmasından daha iyi bir sonuç beklerdim, bir polisiye roman olarak tatmin edici bulmadım. Ancak konu bütünlüğünün sağlanması ve kitabın akıcı bir şekilde yazılmış olması da sıkılmadan bitirmenizi sağlıyor. Kitaba kötü diyemesem de iyi diyemem, okusanız da okumasanız da bir şey kaybetmeyeceğiniz kitaplardan. Şuna da değinmek isterim ki, kitabın (yazarlara ödenen para dışında) gelirin Lösemi & Lenfoma Vakfı'na bağışlanacak olmasından çok hoşlandım.

Puanım

 Puanım aslında 2.5'ti ancak gelirinin bağış olarak kullanılacak olması takdire değer.

10 Ekim 2017 Salı

Mutlu Kent - Elvira Navarro | Kitap Yorumu


Orijinal Adı: La ciudad feliz
Seri: Yok
Yayınevi: Dedalus Kitap
Sayfa Sayısı: 141
Baskı Yılı: 2014


Arka Kapak Yazısı

Yetişkinlerin dünyasında iki farklı kimliğe ait çocuk yüzü. Çin’den daha güzel bir hayat için İspanya’ya göçmüş ailenin küçük oğlu Chi-Huei ile evsiz bir adamın sürekli gülümsemesine neden olan Sara. Bu iki çocuğun yüzü, 2010 yılında İspanya’nın en iyi genç yazarı olarak seçilen Elvira Navarro’nun büyüleyici kaleminde masalsı birer kahramanın yüzleri gibi. Pırıl pırıl. İnsanlığından uzaklaşan toplumun baskıları, ikiyüzlülüğü, gerçeklerinin rezil birer yalan oluşu, hırslarının tuhaflıkları bu iki çocuğun gözlerinden seyrediyoruz. Yalnız çarpıcı bir ayrıntı var Mutlu Kent’te. O da Elvira Navarro cümlelerinin yapısı, noktasızlığı, nefes nefese akışı. Avangart bir tutumla nefes bu küçük roman, tamamlandığında koca bir şiire dönüşüveriyor zihinde. Küçük bir itiraf: Mutlu Kent, içtenliği ve şıklığıyla Emil Ajar’ın Onca Yoksulluk Varken’i de hatırlattı ilk okurlarına ve eşsizliklerinden bahsedersek Mutlu Kent’in sırlarını açığa çıkarmış olmaktan çekiniyoruz. Siz ilk sayfaları karıştırmaya başladınız, en iyisi biz şöyle diyelim kısaca: Yetişkinlerin tuhaf dünyasından sıkılan, baktıklarını çocuk gözleriyle görme berraklığına sahip olmak isteyen romanı, yetişkinlerin.

Yorum


  Zaman zaman hakkında hiç bilgi sahibi olmadığım kitaplar okurum, elime denk gelir ve o belirsizliğin tadını çıkarırım, ayrı bir zevk veriyor bu durum. Mutlu Kent'te böyle elime aldığım kitaplardan ancak ne yazık ki bu kitaptan zevk alamadım hiç.

  Mutlu Kent, üslubu farklı ve alışılmadık kitaplardan, yazar dili farklı bir biçimde kullanmış ve art arda gelen cümlelerin hepsi birbiri ile bağlantılı olmayabiliyor, çoğu zamanda olaylar o kadar hızlı akıyor ki cümlelere yetişmek biraz zorlayıcı olabiliyor. Daha önce aynı Mutlu Kent gibi hem hakkında bilgi sahibi olmadığım hemde üslupları farklı olan kitaplar okudum, Yalnızlık Avutmaz, Son Okur gibi. Ancak o kitapları çok sevmesem bile bana kattığı şeyler olmuştu, farklılıkları ve anlatmak istedikleri ile beni etkilemişti. Mutlu Kent'ten de bunu beklemiştim ama bu hiç olmadı.

  Yazar bir şeyleri eleştirmek ya da bazı noktalara değinmek istiyor gibi ancak bunu başarabildiğini düşünmüyorum. Bazı bölümleri okurken sık sık bu bölümü neden yazmış diye de düşünmeden edemedim. Kitabın  ikinci yarısı ilk yarısından daha iyi olsa da iki kısım arasındaki kopukluk ve anlatım tarzı farkından da hiç hoşlanmadım, yazar öylesine bir şeyler karalamış gibi. Bu arada belirtmek isterim ki kitabın arka kapak yazısıyla bir alakası yok, en azından ben kitapta arka kapak yazısında yazanları bulamadım, birazı var ama genel anlamda şişirilmiş bir tanıtım olmuş.

  Mutlu Kent şunun için yazılmış diyebileceğim bir kitap değil, açıkçası kitaptan bir şey anlamadım, yazar tam bir şeyleri yakalayacak derken kitap bitti. Beni düşündüren ya da bana yeni bir şeyler keşfetme şansı sunan her kitaba saygım artar ve bu da puanıma yansır, kitabı sevmesem bile. Ancak bu kitabı ne sevdim, ne de bir şeyler düşünmeme sebep oldu. Üzülerek 1 puan veriyorum, üzülerek çünkü kitaplara düşük puan vermeyi hiç sevmiyorum, her kitap değerlidir.

Puanım


8 Ekim 2017 Pazar

Başmeleğin Gözdesi (Lonca Avcısı #3) - Nalini Singh | Kitap Yorumu

Orijinal Adı: Archangel's Consort 
Seri: Guild Hunter #3 
Sonraki Kitap: Başmeleğin Kılıcı
Yayınevi: Yabancı Yayınları
Baskı Yılı: 2016
Goodreads Puanı: 4.24  (29,553 Oy)


Arka Kapak Yazısı
   Vampir avcısı Elena Deveraux ve sevgilisi, ölümcül Başmelek Raphael New York'a geri döndüklerinde yeni bir tehlikeyle karşı karşıya kalmışlardı... Bir okula saldıran vampirin geride bıraktığı manzara tamamen dehşet vericiydi; ve bu daha bir başlangıçtı. Kana susamış vampirlerin sayısı bir bir artarken şehrin sokakları kana bulanmıştı. Daha da kötüsü Raphael'in kendisi de yavaş yavaş kontrolünü kaybetmeye başlamıştı; gökyüzünü açıklanamayan kara bulutlar kaplamış, yeryüzü sarılmıştı.

   Kehânet ürkütücü bir şekilde gerçekleşiyordu: Hain ve kadim bir ölümsüz diriliyordu. Vahşi rüzgârlar onun adını fısıldıyordu: Caliane. O, oğlu Raphael için geri dönmüştü. Bunun için yolunun üzerinde ne varsa yok etmeye hazırdı, ve yolunun üzerinde tek birisi vardı: Elena, oğlunun yok edilmesi gereken gözdesi...


Yorum
   Serinin ilk kitabını okuduğumda fena değil devam ederim demiştim. Fantastik serilerde vampirlere, uzaylılara bile saygım var ama melek olunca itici geliyordu ve hep önyargılıydım. Önce Hush Hush serisini okudum. Tüm klişelerine rağmen onu ilk okuduğum zamanlar çok fazla benzeri fantastik-young adult okumadığım için sevmiştim. Bu serinin ilk kitabı da açıkçası önyargılı olduğum kadar itici gelmemişti. Ama ikinci kitapta ufaktan sıkılmaya başlamıştım. Yine de üçüncü kitabına bir şans vereyim dedim. Ben ilk iki kitabı satın almıştım art arda okudum. Tam o sırada üçüncü kitabı çıkmıştı ama ilgimi çekmiyordu, bir türlü elim gitmiyordu. Geçen haftalarım biraz yoğun geçtiği için, hızlı okunabilen, karışık olmayan bir roman düşünürken bir fantastik-young adult okuyasım geldi e-kitap önerilerinde görünce indirip okumaya başladım serinin üçüncü kitabını. Aman Allahım oda ne? Yazar serinin her kitabında gittikçe çamura bulanıyor sanki. İlk kitabını da öyle çok beğendiğim söylenemezdi ama üçüncü kitabı tam bir hayal kırıklığı idi benim için.



   İkinci kitap heyecanlı sayılabilecek bir noktada bitmişti. Bu kitabın başları aslında heyecanlı ve merak uyandırıcı şeyler oldu. Ama sonradan hevesler boşuna çıktı ve kitapta olması gereken gelişmeler bir türlü gerçekleşmedi. Kitap çok yavaş ilerledi, normalde bu tarz kitaplar okuduğunda akıp gider, 2-3 güne bitirirsin ama bu kitap neredeyse 1 hafta süründü. Birde sırf kitaba hareket katmak için yazarın araya farklı karakterler sokma çabası yok mu, beni deli ediyor. Kitapta bazı yerler çok karışık ve saçma geldi. Hepsine katlanılır da kitapta aksiyonun daha geri planda olup sürekli öpüşme-koklaşma, aşk pıtırcıklığı yerleri çok fazla idi atlaya atlaya okumamak için kendimi zor tuttum. Keşke Elena ilk kitapta tanıdığımız karakterinde kalabilse ve bunca taviz vermeseydi.

   Dil sade ve anlaşılırdı. Eğlendiren, sempatik diyaloglar da oldu ama kitap serinin ilk iki kitabına kıyasla biraz yavaş ilerledi. Bundan sonraki kitaplar Elena-Raphael’i değil başka karakterleri işleyecekmiş diye bir bilgi öğrendim kitabı araştırırken aslında merak ettiğim karakterler var. Bu iki karakter yüzünden geri planda kalmış ama yazarın onları da iyi işleyeceğini düşünmediğim için seriye devam etmeyi düşünmüyorum. Zaten gereksiz yere uzatılmış bir seri. Kitaplara düşük puan verince kendimi kötü hissediyorum ama öyle kitaplar var ki onlarla kıyaslandığında yüksek puan versem o kitaplara haksızlık olacak. Beni affet Nalini ama cidden hayal kırılığı idin. Okumanızı tavsiye etmem. Bol kitaplı günler. :)



Puanım

7 Ekim 2017 Cumartesi

Mutlak Peşinde - Balzac | Kitap Yorumu


Orijinal Adı: La Recherche De L'Absolu
Seri: Yok
Yayınevi: İş Bankası Kültür Yayınları
Sayfa Sayısı: 210
Baskı Yılı: 2012
Goodreads Puanı: 3.81  (330 Oy)

Yorum


Bu korkunç an aslında geleceğini de etkilemiyor muydu? Ve geçmiş, tümüyle bu anda özetlenmiyor muydu?
  Goriot Baba ile Balzac'ı tanıma fırsatı buldum ve onu çok sevince diğer kitaplarını da okumak istedim. Mutlak Peşinde Balzac'ın okuduğum dördüncü ve içlerinde en az sevdiğim kitabı oldu. 


  1. Goriot Baba, 
  2. Eugenie Grandet, 
  3. Vadideki Zambak, 
  4. Mutlak Peşinde olarak ilerliyor okuma sıram ve beğeni sıram da aynı şekilde, yazarın ilk okuduğum kitaplarını daha çok sevdim.
Anlaşılmaz bir nedenle bir çok insan inanmadan da umut besleyebilir.
  Mutlak Peşinde, bilime merak salmış bir adamın ve ailesinin dramatik öyküsünü konu alıyor. Biraz felsefe birazda dramın harmanlandığı bir aile trajedisi. Kitabın konusu ve karakterlerini çok sevdim, yazar nokta atışı seçimler yapmış ancak ben sunumu çok beğenemedim ne yazık ki. Balzac'ın uzun betimlemelerinden sıkça söz edilir, diğer kitaplarında bu betimlemeler beni rahatsız etmese de bu kitapta sıkıcı bulduğumu itiraf etmeliyim. Kitap genel anlamda güzel olsa da olması gerekenden uzunmuş gibi geldi bana, roman zaten kalın değil, 210 sayfa, ancak konuya ve hikayenin gidişatına fazla gibi geldi bana. Yarısı kadar olsaydı sanki tadı damakta kalacak daha fazlasını isteyecek ama yerinde sayfa sayısı içinde sevinecekmişiz gibi hissettim.

Toplum insanlardan beklediği erdemlerin hiçbirine uyma gereği duymaz: Her an cinayet işler ama sözle işler; nasıl güzeli gülünçleştirerek küçültürse alay yoluyla da kötülüklerin yolunu açar; babalarının ölümüne fazla ağlayan oğulları alaya alır, yeterince ağlamayanları aforoz eder; sonra da kendisi, henüz soğumamış ölülerle uğraşarak eğlenir.
  Genel anlamda sevdiğim ama zayıf bulduğum bir Balzac eseri oldu.Tutkuyu ve tutkunun biçimlerin, insan hayatındaki etkilerini okumak zevk verici idi, Balzac daha önce okuduğum kitaplarında çıtayı yükseltmese daha çok severdi belki. İçinde çok güzel cümleler de vardı, onları bir kez bir kez daha okumaktan da kendimi alamadım. Eğer Balzac okumak istiyorsanız başlangıç kitabı olarak seçmenizi önermem, yazarı biraz daha tanıdıktan sonra okumak daha yerinde olacaktır. 
Umut isteğin çiçeği, inanç güvenin yemişidir.


Alıntılar

Derin duyguları gizli tutmak zordur. 
Aklın verdiği acılar önünde cesaretini hiç yitirmeyen Bayan Claes, yüreğin soyluluğu karşısında güçsüz düşüyordu. 
Duygular hem geliştikleri yerin özelliğini, hemde gelişmelerini etkileyen düşüncelerin damgasını taşırlar. 
Yukarıda güneşin parladığını biliyorlardı ama başlarının üstünde toplanan büyük kara bulutları hangi rüzgarın dağıtacağını bilmiyorlardı. 
Artık sevilip sevilmediğini kendisine sormuyor, sevildiğine inanmaya çalışıyor, bu buz tabakasının üstünde kayıyor, buzun parçalanmasından ve yüreğinin boğulmasından korktuğu için de tutunmaya çalışmıyordu. 
Anlaşılmaz bir nedenle bir çok insan inanmadan da umut besleyebilir.

Puanım


4 Ekim 2017 Çarşamba

Geçmişi Olmayan Adam (Jason Bourne #1) - Robert Ludlum | Kitap Yorumu

jason bourne

Orijinal Adı: The Bourne Identity
Seri: Jason Bourne #1
Sonraki Kitap: Medusa Darbesi
Yayınevi: Altın Kitaplar
Sayfa Sayısı: 336
Baskı Yılı: 2002
Goodreads Puanı: 3.68  (338,682 Oy)

Arka Kapak Yazısı


Jason Bourne.
Geçmişi yoktu. Geleceği de olmayacaktı.
Geçmişi bilinmeyen ve geleceği de şüpheli olan adam canını dişine takmış kaçıyor, kaçıyordu.

Denizden yaralı çıkan Jason, onu seven ve katil olduğuna inanmayan kadını bir kalkan gibi kullanıyordu. Günün birinde dünyanın en acımasız teröristinin adını anımsadı: Carlos.

Yorum


  Herkese merhaba! Geçmişi Olmayan Adam uzun zamandır aradığım ama bir türlü bulamadığım bir kitap, ne kitapçılarda ne sahaflarda ne de internette bulamadım. Bir ara tesadüfen e-kitap halini bulunca da çok sevindim ve nihayet okuyabildim.

  Uzun zamandır aksiyon kitabı okumuyordum bu kitap iyi geldi. Jason Bourne hafızasını kaybetmiş biri, geçmişi yok ve geleceği bilinmeyen geçmişinden gelen güçler tarafından tehlike altında. Yazar hafıza kaybını ve karakterde meydana getireceği duygu durumlarını kitapta çok iyi yansıtmış, daha önce de hafıza kaybının yer aldığı kitaplar okudum ve okuduklarım arasında en iyi bu kitapta işlendiğini düşünüyorum.

Hepimiz kim olduğumuzu anlamaya çalışıyoruz, değil mi?

  Kitabın kurgusunu ve sunumunu beğendim, bir çok olay oluyor, kitap sizi oradan oraya sürüklüyor ve hiç sıkılmadan kendinizi olayın akışına bırakabiliyorsunuz. Karakterler ve Jason'ın geçmiş hayatı ile ilgili gizemler sizi kitaba daha çok bağlıyor.

  Geçmişi Olmayan Adam, türünde başarılı bulduğum bir kitap oldu, yazarın diğer kitaplarını da merak ediyorum ancak yazarın kitaplarını bulmak oldukça zor.

Puanım


1 Ekim 2017 Pazar

Bayan Peregrine'in Tuhaf Çocukları (Bayan Peregrine'in Tuhaf Çocukları #1) - Ransom Riggs | Kitap Yorumu

Orijinal Adı: Miss Peregrine's Home For Peculiar Children
Seri: Miss Peregrine's Peculiar Children #1
Sonraki Kitap: Gölge Şehir
Yayınevi: İthaki Yayınları
Sayfa Sayısı: 400
Baskı Yılı: 2015
Goodreads Puanı: 3.89  (688,276 Oy)


Arka Kapak Yazısı
   Gizemli bir ada. Terk edilmiş bir yetimhane. Fazlasiyla tuhaf fotoğraflardan oluşan bir koleksiyon.

   Tüm bunlar kurgu ile fotoğrafçılığı nefes kesici bir şekilde bir araya getiren ve unutulmaz bir okuma deneyimi sunan Bayan Peregrine'in Tuhaf Çocukları romanında keşfedilmeyi bekliyor.

   Yaşadığı korkunç aile trajedisi yüzünden Galler kıyılarındaki, dünyadan uzakta kalmış bir adaya yolculuk eden on altı yaşındaki Jacob, burada Bayan Peregrine'in Tuhaf Çocuklar Yetimhanesi'nin yıkıntılarını keşfetmekle kalmayıp, Bayan Peregrine'in çocuklarının sadece tuhaf olmaktan çok daha fazlası olduğunun farkına varır.

   New York Times bestseller listesinden 108 haftadır inmeyen, aklınızdan çıkmayacak eski fotoğraflar eşliğinde okuyacağınız Bayan Peregrine'in Tuhaf Çocukları, gölgelerde geçen bir macera arayan her yaştan okuyucuyu içine çekecek eşsiz bir roman.


Yorum
   Her yerde hakkında olumsuz yazılar gördüm, “bu mu bestseller” veyahut “bu neydi ya herkesin çok güzel dediği bu muymuş?” gibi yorumlar duydum. Gerek filmine gerekse kitabına çok fazla olumsuz eleştiri geldi. İşte bu gibi nedenlerden dolayı okumama kararı almıştım. Ama içimdeki ufak bir merak kıpırtısı mı diyelim artık bilmiyorum bir baktım 150. Sayfaya gelivermişim.

Hepimiz kendi masallarımıza tutunuruz; ta ki onlara inanmanın bedelini ağır ödeyene dek. 
   Kitapta küçük bir çocukla başlayan bir zaman yolculuğuna çıkarak çeşitli mekanlar, çeşitli insanlar ve çeşitli olaylar döngüsü içinde kayboluyoruz. Bu yolculukta bize Jacob adında bir karakter eşlik ediyor. Olay onun etrafında gelişse bile başka başka karakterleri de tanıma fırsatı olan çok yönlü bir kitap. Karakterlerin özgün ve farklı farklı yetenekleri ve özellikleri olsa bile hiçbiri ile güçlü bir bağ kuramadım ve kendimi kaptıramadım maalesef ki. Gerçekçiliği zayıf bir kitaptı. Kurgu da (bazı yerlerde özgünlükler olması ve fotoğraflar ile romanın bütünleşmesi fikri hoşuma gitse bile) hayal edilen veya kapağındaki ve ismindeki gibi ihtişamlı bir roman olmadığını belli etti. 

Yalan söylemekle ilgili yeni bir şey keşfetmiştim. Ne kadar çok söylersem o kadar kolaylaşıyordu. 

   Dili sade idi. Kitabın yarısından çoğu durağan geçti. Olaylar ilerlese, heyecanlansa “aha şimdi heyecanlanacak” diye bekleye bekleye bir baktım ki kitap bitmiş. Belki ilk kitabı diye böyledir. Umarım gerçekten de ilk kitabı diye böyle hareketsizdir. İkinci kitabı okumayı düşünmüyorum. Çok merak edersem belki okurum. Eva Green’i çok sevsem ve oyunculuğuna bayılsam bile filmini izlemeyi de düşünmüyorum. Kitabı kötü, uyarlaması kitabından da kötü gibi yorumları az okumadım zamanında. Zaten uyarlama izlemeyi de sevmem. Ama 18 yaş üstü için biraz çocukça ve saçma bulsam bile belki daha küçük yaştaki okurlar için ilgi çekici hoş bir kitap olabilir. Aksi halde pek tavsiye etmiyorum. Kitabınız bol olsun. :)


Puanım


Boğulmamak İçin - George Orwell | Kitap Yorumu

Orijinal Adı: Coming Up for Air
Seri: Yok
Yayınevi: Can Yayınları
Sayfa Sayısı: 254
Baskı Yılı: 2015
Goodreads Puanı: 3.79  (8,301  Oy)


Yorum 


 Orwell sen ne muhteşem bir yazarsın! Kitabın daha ilk sayfalarında bu cümleyi kurduyor Orwell, en ünlü eserleri 1984 ve Hayvan Çiftliği olsa da (ki onları çok severim), geri planda kalan eserleri de onlar kadar iyiymiş bu kitapla bunu daha iyi anladım. Kitabı okudukça sevdim, sevdikçe okudum.

Belki insan asıl beyni durunca ölüyor, yeni bir düşünceyi idrak etme gücünü yitirince.

Orwell kitabı çok yalın bir dille kaleme almış, süslü cümleler yok ama anlatılan onca düşünce var. Kitapta savaşın insanlar ve ekonomi üzerindeki etkilerini görüyor ve orta sınıfa mensup bir sigortacının ağzından okuyoruz. Kitabın dili öyle güzel ki, hem anlatmak istediğini anlatıyor hem de sizi hiç yormuyor, akıp gidiyor. Kitapta hem sistem eleştirisi, hem hayata bakış, yaşamın evreleri, savaş.. bir çok konu işleniyor ve hepsi de kitaba öyle güzel yerleştirilmiş ki, okuduktan sonra ufkunuzun açıldığını hissediyor ve yazarın değindiği noktalarla ilgili düşünmeye başladığınızı fark ediyorsunuz.

Ben sadece yaşamak istiyorum. Ve şu çuhaçiçeklerine, çitin altındaki kızıl korlara balarken yaşıyordum. İçinizde duyarsınız bunu; huzur verici bir şeydir ama aynı zamanda alev gibidir.

  Kısacası, hala Orwell okumadıysanız kaçırmayın derim.


Alıntılar

Geçmiş tuhaf şey. Hep yanınızda taşıyorsunuz. 
Yeterince uzak bir zamana dönüp baktığınzda insanlar sanki hep onlara tahsis edilmiş bir yere ve belirli bir tavra sıkışmış gibidirler. Size hep aynı şeyi yapıyormuş gibi gelir. 
Sadece aradan uzun bir zaman geçtikten sonra geriye baktığınızda bazı şeyler öbürlerini geride bırakıyor. 
Her şeye vakit vardır ama yapmaya değer şeyler hariç. Sahiden önemsediğiniz bir şeyi düşünün. Sonra sadece ona harcadığınız zamanı saat saat toplayın ve hayatınızın ne kadarcık bir bölümünü kapladığını hesaplayın. Sonra bir de traş olmak, otobüslerde gidip gelmek, tren istasyonlarında ve kavşaklarda beklemek, edepsiz hikayeler anlatıp dinlemek ve gazete okumak gibi şeyler için harcadığınız zamanı hesaplayın. 
Değer vereceğiniz şeylerin süreceğini biliyorsanız ölmek daha kolaydır. 
O günlerde zaten hiçbir şey insana garip gelmiyordu. 
Hayat yaşamak içindir ve eğer haftaya bizi düşkünler yurduna göndereceklerse, eh, haftaya kadar neler olur neler. 
Belki insan asıl beyni durunca ölüyor, yeni bir düşünceyi idrak etme gücünü yitirince. 
Ben sadece yaşamak istiyorum. Ve şu çuhaçiçeklerine, çitin altındaki kızıl korlara balarken yaşıyordum. İçinizde duyarsınız bunu; huzur verici bir şeydir ama aynı zamanda alev gibidir. 
Bir çöp kutusunun dibinde boğuluyoruz hepimiz.

Puanım


29 Eylül 2017 Cuma

Denemeler - Montaigne | Kitap Yorumu


Orijinal Adı: Essais
Seri: Yok
Yayınevi: İş Bankası Kültür Yayınları
Sayfa Sayısı: 302
Baskı Yılı: 2017
Goodreads Puanı: 4.1  (3,318 Oy)

Arka Kapak Yazısı 

Michel de Montaigne (1533-1592): “Kendini tanı” ve “Ne biliyorum?” gibi temel sorularla yola çıkarak bir insanda insanlığın bütün hallerini yoklayan “deneme” türünün isim babasıdır. 1571’de kitaplarıyla birlikte çiftliğine çekilmesiyle başlayan bu yaratıcı süreç, Montaigne’i önce okuduklarıyla ilgili notlar almaya itmiş, aynı notlar zamanla Denemeler’i (1580) oluşturmuştur. Sabahattin Eyüboğlu çevirileri de, 1940’daki ilk baskısından 1970’deki halini alana dek her defasında yeni parçalar eklenerek bir anlamda yapıtla benzeri bir yol izlemiştir.

Yorum


  Normalde beğendiğim kitaplar için, "bu kitaba bir şans verin" derim. Denemeler içinse diyorum ki bırakın kitap size bir şans versin. Kitap öylesine güzel ki ilk sayfadan değerini anlıyorsunuz ve eşsiz bir şeyi elinizde tuttuğunuzu fark ediyorsunuz.

Bana doğru gelen hiçbir şey yoktur ki yanlış gibi de gelmesin.

  Ben İş Bankası Yayınlarından çıkan baskısını okudum, kitabın başında Sabahattin Eyüboğlu'nun yıllar içinde yazdığı üç önsöz vardı. Önsözler hem çok güzel hemde sizi kitaba çok iyi hazırlıyor.

Düşüncelerimizin en iyi aynası hayatlarımızın akışıdır.

  Denemeler'i oldukça yavaş ve özümseyerek okudum, en iyi yoğunlaşabileceğim anları seçerek okudum, günlerce elime almadığım oldu çünkü onu en iyi anlara sakladım ve bitmesin diye uğraş versem de bitti.

Her insanda, insanlığın bütün halleri vardır.
  Kitapta bir sürü deneme var ve hepsi hayattan bir çok konuyu ele alıyor. Her bir deneme anlatmak istediğini hem çok güzel bir biçimde anlatıyor hem de fazla tek bir sözcük olmadan. Kitabı yıllarca susuzluk çeken birinin su içeceği gibi içtim, tadı hala damağımda, baş ucu kitabım oldu. Artık sık sık bu sudan içeceğim muhtemelen.

İnsan hayatı denen bu yolculukta benim bulduğum en iyi nevale kitaplardır ve ondan yoksun anlayışta insanlara çok acırım.
  Montaigne bir abi, bir dost gibi, dertleşmek, danışmak ve sohbetinden bir parçaya dahil olabilmek eşsiz bir fırsat. Her sayfa da onu daha çok sevdim ve keşke onu görebilsem, konuşsa da saatlerce dinlesem dedim.

  Velhasılı kelam, Denemeler anlatılmaz, okuyun, bırakın kitap size bir şans versin.

Puanım


 

27 Eylül 2017 Çarşamba

Dokuz Gün (Jim Clemo Serisi #1) - Gilly Macmillan | Kitap Yorumu

Orijinal Adı: What She Knew
Seri: Jim Clemo #1
Yayınevi: Yabancı Yayınları
Sayfa Sayısı: 496
Baskı Yılı: 2015
Goodreads Puanı: 3.89  (41,121 Oy)


Arka Kapak Yazısı
  Rachel Jenner bir an için arkasına dönmüştü. Şimdi sekiz yaşındaki oğlu Ben kayıp. Peki ama o talihsiz öğleden sonra gerçekten ne olmuştu?

   Kişisel sorunları ve kendisine sırtını dönen insanlar arasında kalan Rachel bir hata yapmıştı ve artık güvenebileceği kimse kalmamıştı. Ya insanlar Rachel'ın anlattıklarına güvenebilir miydi? Saat ilerliyor, Ben'in şansı azalıyordu. Peki, siz kimin tarafındasınız?


Yorum
   Bir gerilim-polisiye kitabının daha sonuna geldik. Uzun zamandır polisiye okumadığım için bir miktar özlem duyduğum doğrudur. Bu kitapta güzel bir geri dönüş oldu diyebilirim. Aslında kütüphaneden Stephen King’in 22/11/63 eserini almıştım ve gerilim kitabı okumaya onunla geri dönüş yapacaktım  ama işler yolunda gitmedi ve okuyamadan geri vermek zorunda kaldım. Bende içimde ukte kalmasın diye bu kitabı okumaya karar verdim. Belki Stephen King’in eserinin etkileyebileceği kadar etkilemedi ama yine de fena kitap sayılmazdı.

Çoğu zaman başkalarının gözünde, sandığımız kişi değilizdir.
   Kitabı kısaca özetleyecek olursak kayıp bir çocuğun davası, bu davada bulunan dedektifin olayları ele alışı, annenin kayıp çocuğu ile olan bağı ve hisleri okuyucuya aktarılmış. Kitapta duygular, olaylar gerçekçi bir dille aktarıldığı için hoşuma gitti. Annenin olaylara verdiği tepkiler hayatın içinden ve gerçekçi idi. Kaçırılma planı da mantıklı ve olayların gidişatı düzenli idi. Bir yerden sonra kitap bayağı heyecanlandı. Sürekli acaba şu mu acaba şöyle mi diye kafamda kurmaya başladım. Sonu meraklandırıcı ve ucu açık bitmişti. İkinci kitap henüz ülkemizde çıkmadı ama çıkınca da okunabileceğini düşünüyorum. 

Birileriyle tanıştığımız zaman, onun takdirini kazanmak için elimizden geleni yaparız, kendimizi en iyi şekilde ifade etmeye çalışırız, yine de çoğu zaman yanlış anlaşılırız. Bu, hayatın trajik bir yönüdür.
   Dili akıcı ve sade idi. Bir yandan dedektifin ağzından anlatılırken, diğer yandan anne de olayları kendi bakış açısı ile anlatıyordu. Yani hep olaylara bir polisiye düzeyinde mesleki olarak bakabiliyor, hem bir annenin gözünden ve duygusal yaklaşabiliyordunuz. Zaten kitabın mesleki yönü de olduğu söylenebilir. Çünkü çocuğu kaçırılan anneye uygulanan terapiler, psikolojik eğitimler, mesleki terimler çok fazla hakimdi kitaba. Bu yönüyle eğitici ve öğretici bir kitaptı da diyebilirim. Kitabı genel olarak beğendim. Orta kalitede bir polisiye arayanlar varsa kitabı okumalarını öneririm. Herkese bol kitaplı günler. :)


Puanım


26 Eylül 2017 Salı

Vadideki Zambak - Balzac | Kitap Yorumu


Orijinal Adı: Le Lys Dans la Vallée
Seri: Yok
Yayınevi: İş Bankası Kültür Yayınları
Sayfa Sayısı: 328
Baskı Yılı: 2017
Goodreads Puanı: 3.62  (2.738 Oy)

Arka Kapak Yazısı 


İnsanlık Komedyası’nın Töre İncelemesi ayağında Taşra Yaşamından Sahneler başlığı altında yer alan Vadideki
Zambak 1836 yılında yayımlandı. Roman, gençlikten yetişkinliğe uzanan yolu, evli bir kadına duyduğu aşkla
kateden Felix’in hikâyesini anlatıyor.

Yorum

  Balzac.. Goriot Baba ile başladığım Balzac serüvenine hız kesmeden devam etmeye çalışıyorum. Şu sıra elime pek kitap alamadığım için yavaşlamak zorunda kaldım ama hız kazanmaya çalışacağım.

  Balzac'ın en tanınmış ve en sevilen eserlerinden biri. İmkansız bir aşkı, temiz ruhları ve saflığı konu alan bir roman. Girişi oldukça acıklı olsa da (okurken çok üzülmüştüm), ilerleyen bölümlerde aşkın derinliklerinde yüzüyor ve umut ile umutsuzluk arasında hikayenin sonunu merakla bekliyorsunuz.

Her acının öğrettiği bir şey vardır, onca acı çektiğim için bilgim derindir.

  Kitaptaki karakterler hem güçlü hem de özgünler. Gerçek aşk ve sevgiyi irdeliyor ve saf sevginin ne olduğunu düşünmeye başlıyorsunuz. Her karakter sevginin başka bir biçimini temsil ediyor, hepsi hayatın içinden hepsi olağan, bununla birlikte hepsi kusurlu.

  Ben kitabı yaklaşık iki haftada okudum, zaman bulup başına hiç geçemediğim günler oldu, bu da kitapla arama girdi ne yazık ki. İstediğim etki bende tam anlamı ile uyanmadı, daha kısa bir sürede okusam daha çok seveceğime eminim. Uzun betimlemeler bazen hikayeden kopmanıza sebep olsa da sevginin çeşitli hallerini okumak ve inceleme fırsatı bulmak hoşuma gitti. Vadideki Zambak'ı ne kadar sevsem de Goriot Baba hala favorim.

Puanım


25 Eylül 2017 Pazartesi

Ölüm Oyunu - Koushun Takami | Kitap Yorumu

  
  Orijinal Adı: Battle Royale 
Seri: Yok
Yayınevi: Pegasus Yayınları
Sayfa Sayısı: 624
 Baskı Yılı: 2014
Goodreads Puanı: 4.24  (41,574 Oy)


Arka Kapak Yazısı
Varoluş ile vicdanın mücadelesi:
Bir adaya hapsedilmiş
21 kız ve 21 erkek öğrenci.
Şiddet dolu, kâbus gibi bir oyun.
Onlarca silah, psikolojik bir savaş
ve tek bir kazanan…

   Totaliter Büyük Doğu Asya Cumhuriyeti, halkı baskı altında tutmak için her sene acımasız bir askerî program düzenlemektedir. Bu doğrultuda ıssız bir adaya götürülen lise öğrencilerine rastgele silahlar verilmekte ve kuralları çiğnediklerinde patlayan tasmalarla, geriye tek kişi kalana kadar birbirleriyle mücadele etmeleri beklenmektedir…

   Modern Japon edebiyatının klasikleşmiş eserlerinden sayılan ve aman vermez günümüz dünyasında hayatta kalmanın anlamına dair çok güçlü bir alegori olan Ölüm Oyunu, şiddet kavramını baş döndürücü bir gerilimle işliyor.



 Yorum
   Bu kitabı okuduğum için biraz şaşkınım aslında. Önyargılarım olduğundan değil ama öncelikle Japon yazarlara daha önce pek ilgi duyup bir eserlerini okumamıştım. Genelde mangaları ve animeleri iyi olduğu için japon bir yazar okuyacak olursam manga okurum diye düşünüyordum. Hemde korku-gerilim tarzı kitaplar pek ilgimi çekmiyordu. Her yazarın gerilimi iyi olmuyor. Gerilim türü bir şey okuyacak olursam bunu Stephen King, Jean-Christophe Grange, Tess Gerritsen gibi yazarlardan okumayı tercih ederim diye düşünüyordum. Ama arkadaşımın elinde görüp bir de benim hoşuma gitti diye övünce bir tadına bakayım diye başladım ilk sayfalar sarınca yarım bırakmak istemedim ve nihayetinde bitirdim.


   Kitapta çok fazla karakter vardı. Bu yüzden kitabın ilk yarısında heyecanlı ve güzel gitse bile kitap belli noktadan sonra tekrara düşüyor gibi geldi, git gide tahmin edilebilir olmaya başladı buda okurken beni sıktı biraz açıkçası. Gereksiz yere uzatılmış yerler vardı. Kitap konusu olmaktan çok gerilim-korku türünde bir film olmaya müsait bir eserdi. Özgün yerlere rastlamadım değil. Yazarın kültürel birikiminin izlerini görmek mümkündü. Ama genel hatları ile sanki biraz Açlık Oyunları tarzında esinlenmeler görülüyordu. Distopik bir konusu olmakla birlikte bilim-kurgu tarzına hitap eden yönleri de vardı kitabın.

Düzeni sağlamanın en iyi yolu ortamda tek bir kralın olmasıydı.
   Kitap lise öğrencilerini konu alıyor. Gerçekçi bir bakış açısı ile günümüz lise öğrencilerinin durumunu çok iyi yansıtmış. Hepsi ergenliğinin zirvesinde, duygularını çok yükseklerde yaşayan, düşmanlığa savaş ve rekabete hazır 42 genci konu alıyor kitap. Kitap çok detaya girmese bile hepsinin hayatına karakteristik özelliklerine şöyle bir değinmeden geçmiyor. Ağırlıklı olarak o adadaki mücadeleleri, planları, ittifakları, hainlikleri konu alınıyor. Hayatta kalma mücadelesi içinde insanların, özellikle gençlerin ne kadar vahşileşip şiddete eğilim gösterebileceği çok güzel işlenmiş. Özgün, hoşuma giden karakterler oldu. Bazı karakterler ise çok gereksiz gelmişti, yazar da bu kadar karakterli bir kitap yazma kararı ile bir hata yapmış olmalı onca karakterin her birine farklı farklı özellikler yüklemek biraz zor, ister istemez tekrara düştüğü veya saçmaladığı noktalar olmuş. Keşke karakter kadrosunu biraz daha dar tutsa imiş. Ufak sürprizler, sağ gösterip sol vurmalar olmadı değil ama sonu beni pek şaşırttı diyemem. Yine de gerilim-distopya severler ve Açlık Oyunları gibi kıyasıya mücadele isteyen okurlar için gayet de gideri var kitabın. Herkese bol kitaplı günler dilerim. :)

Puanım

24 Eylül 2017 Pazar

Cennet Ateşi Şehri (Ölümcül Oyuncaklar #6) - Cassandra Clare | Kitap Yorumu

   Orijinal Adı: City Of Heavenly Fire
Seri: The Mortal Insruments  #6
Önceki Kitap: Kayıp Ruhlar Şehri
Yayınevi: Artemis Yayınları
Sayfa Sayısı: 800
Baskı Yılı: 2014 
Goodreads Puanı:4.48  (206,247 Oy)


Arka Kapak Yazısı
Siyah, gece boyu avlanmanın rengi

Beyaz, ölümün ve yasın

Altın rengi, gelinlikler içindeki bir gelinde güzel

Ve kırmızı, büyüyü tersine çevirmeye özel

- Gölge Avcısı Çocuk Şiiri

    Dünyayı sarsan kült seri “Ölümcül Oyuncaklar”ın merakla beklenen bu baş döndürücü finalinde, Clary ve arkadaşlarışimdiye dek karşılarına çıkan en acımasız düşmanla savaşacak: Clary’nin ağabeyi.Sebastian Morgenstern çoktan harekete geçti. Cehennem Kupası’nın gücüyle Gölge Avcıları’nı karanlık avcılara dönüştürüyor. Aileleri ve âşıkları birbirinden ayıran bu karanlık yaratıklarla Sebastian’ın ordusu gitgide genişliyor.

   Köşeye sıkışan Gölge Avcıları, Idris’e çekilse de Alicante’nin meşhur iblis kuleleri bile onları Sebastian’ın gazabından uzak tutacak güçte değil. Üstelik Ne filimler, Idris’te kapana kısılmışken dünyayı iblislerden kim koruyacak?

   Ne flimler’in hayal bile edemeyeceği kadar büyük bir ihanet açığa çıkarken Clary, Jace, Isabelle, Simon ve Alec’in kaçmaktan başka çaresi yok. Daha önce hiçbir Gölge Avcısı’nın ayak basmadığı ve giden hiçbir canlının geri dönemediği iblis topraklarının derinliklerine yolculuk etmek zorunda kalsalar da...


Yorum
   Nihayet sürünerek de olsa koskoca seriyi çok şükür ki bitirdim. Normalde bunun gibi fantastik aşk romanları hemen akar gider ama ben sadece otobüsten otobüse e-kitap olarak okuduğum için bitirmem biraz zaman aldı. Belki de sırf böyle süründürerek okuduğum için çok da tadını alamadım kitabın. En azından serinin diğer kitapları kadar sevemedim. Serinin ilk kitabından sonuna doğru beğenme oranım düzenli bir şekilde azaldı diyebilirim.

   Kitapta çok fazla olay sığdırılmaya çalışılmış ama bu kurgu kargaşasına sebep olmuş. Sürekli kitabı aksiyonlu yapayım derken yazar biraz fazla abartmış diye düşündüğüm yerler oldu. Spoiler vermek istemiyorum ama kitabın gidişatı ve sonunda olanlar beni pek şaşırttı diyemem. Öngörülebilir sonlardan nefret ediyorum! Ama yazarın birtakım şaşırtmacalar yaptığı noktalar oldu. En azından herkes mutlu ve amacını elde etmiş diyebileceğimiz bir klişe yoktu. Simon’ı bu kitap daha çok sevdim. Çekici bulduğum Sebastian’a yani Jonathan’a ya da adı her neyse ona biraz daha sempati duyduğum yerler oldu. Özellikle kitabın son sayfalarına doğru bir an Jace’ciliği bırakıp Sebastian’cı olmama ramak kalmıştı. Jace’in özgüvensiz halleri ve ezilmiş çocuk psikolojisi artık feci sıkmaya başlamıştı beni ve Sebastian bir kaçış olmuştu bana. :)


     Kitaba farklı farklı çok fazla karakter katıldı. Etraftan aldığım duyumlara göre bazıları yazarın önceki serisi Cehennem Makineleri içinde yer alan karakterler olduğu için iki seri arasında bir köprü kurulmuş oldu. Ama onlarla ilgili bazı yerlerin çok fazla uzatıldığı ve içimi sıktığı gerçeğini göz ardı edemem. Belki bu Ölümcül Oyuncaklar Serisi’ni okumadan önce diğer seriyi okuyanlar için sorun olmamıştır ama ben onlar kadar severek okumadım o karakterlerin bölümlerini. Yani tavsiyem bu kitabı henüz okumamış olanların bu seriyi beklemeye alıp daha kısa bir seri olan Cehennem Makineleri serisini araya sıkıştırmaları. En azından bunu yapmak kitabın azımsanamayacak kadar bir kısmını daha çekilir kılacaktır.


   Kitap akıcı ve üslup güzeldi. Diyalogların doğallığı hoşuma gidiyordu. Özellikle Magnus Bane’in alaycı ve sempatik konuşmaları cidden haz alarak okuduğum yerlerdi. Ancak çeviri de yadırgadığım yerler olmadı değil. 5 kitaptır “stel” olarak okuduğum şey bu kitapta “mızrakçık” olarak çevrilince onun farklı bir şey olduğunu düşündüm ve uzun süre adapte olamadım. Sessiz Biraderler gibi başka birtakım çeviri hataları da olmasa gerçekten daha iyi olurdu. Gereksiz yere uzatılmış olsa bile, son 3 kitap biraz ağır ilerlese de yine de okuduğuma değdiğini düşünüyorum. Bu tür serileri sevenler hemen okumalılar. Bende ne zaman kısmet olur bilmiyorum ama Cehennem Makineleri’ni de yakın zamanda okumayı düşünüyorum. Herkese bol kitaplı günler. :)


Alıntılar
Zamanın silemediği anılar vardır. 
Sonsuzluk kaybı unutturmaz, sadece daha katlanılır kılar. 
Silahlar kırılıp tamir edildiği zaman, tamir gördükleri yerler daha güçlü olabilir. Belki kalpler de aynıdır. 
Bazen bir şeyleri yeniden kazanmak için her şeyini kaybetmen gerekir ve kaybetmenin verdiği acı ne kadar büyükse yeniden kazanmak da bir o kadar tatlıdır. 
Tuhaf, diye düşündü. Kendini hep cesur bir insan olarak düşünmüştü. Ölümsüz bir hayat yaşamak ve yüreğinle zihnini yeni deneyimlere, yeni insanlara kapatmamak cesaret gerektirirdi. Zira yeni olan şey hemen hemen hep geçiciydi. Ve geçici olan insanın kalbini kırardı. 
Düştüğün zaman olan budur. Sende pırıl pırıl olan her şey karanlık bir hal alır. Bir zamanlar ne kadar zekiysen o kadar kötü olursun. Uzun bir düşüştür bu. 
Bildiğim ve sevdiğim her şeyi terk ettim. Belki tam olarak terk etmedim ama kendimle daha önceki hayatım arasına bir cam duvar ördüm. Onu görebiliyor, fakat dokunamıyordum, bir parçası olamıyordum.


Puanım

23 Eylül 2017 Cumartesi

GERİ DÖNÜŞ

 

  Tüm kitap severlere selam olsun Görüşmeyeli uzun zaman oluyor değil mi? Hayat şartları, koşuşturma okulun zorluğu, iş ve çalışma derken bloga yazmaya yazmaya bu sıcacık ortamdan, bu zevkli hobimden soğumayı ve uzaklaşmayı nasıl kendime yedirebildim, nasıl kabullenebildim gerçekten şaşırıyorum.
   
    İnanın çok kitap okuyamadığım bir yaz geçirdim, reading slump denen zorlu bir kitaplardan uzaklaşma sürecim oldu ki bu çok tuhaf bir şey. Hani deli gibi sevdiğiniz ve aşık olduğunuz insanla bile aranıza mesafe koymak isteyeceğiniz, sevginin yeterli olmayacağı durumlar vardır ya hiç soğumak ve ona hissettiğiniz o muhteşem duyguyu kaybetmek istemezsiniz ama elinizde değildir git gide ondan uzaklaşırsınız. 
   
     Kitaplara aşık olmama ve okuma eylemini deli gibi sevmeme rağmen koşuşturmaca döneminde kitaplardan uzak kaldığım ve okuyamadan geçirdiğim bir sürenin ardından kitap okuma tempom düşmüştü. Kitapları çok daha uzun zamana yayarak ve süründürerek okumaya başlamıştım. Normalde okuldan, iş güç ve yapılması gereken diğer zaruri faaliyetlerden sonra kalan boş vakitlerimde hiç şüphesiz ilk tercihim kitap okumak olurdu. Bir vakit başka nasıl en güzel şekilde değerlendirilebilirdi ki? Hatta bence kitap okumak bir boş vakit etkinliği değil, gün içerisinde yapılması mutlaka gerekli bir rutin olmalıydı.


    Mottomu düşünürsek; "Kitap okumadan yatağa girdiğim ve uyuduğum her gün ölü gündür. Ceza olarak (ya da ödül?) ertesi gün iki katı okuma görevi yüklüyorum kendime" türünden bir insandım. Ama gelin görün ki son birkaç aydır boş vakit bulduğumda kitap okuma etkinliğinin rakibi olarak yabancı dizi izleme, dışarı çıkıp arkadaşlarla takılma, ingilizce çalışma, film izleme, nette gezip saçma videolar izleme, bilgisayar oyunları oynama gibi şeyler de ön plana çıkmaya başladı. Çoğu zaman da kazanan onlar oldu. Bunun sebebi belki ruh halimden belki o dönem seçtiğim kitaplardandı veyahut bir şeyden soğuyunca tekrar ısınmak zaman aldığı içindi bilemiyorum. Ama gerçekten durumun farkındaydım ve buna çok üzülüyordum yine de elimden bir şey gelmiyordu. Tercihlerimi ve isteklerimi kontrol edemiyordum. Ama insanın içinde bir şey yerleşmiş, özüyle bütünleşmiş ve insan gerçekten onsuz var olamayacaksa er ya da geç o noktaya geri dönerdi. Bende uzun bir sürecin ardından içimde kor gibi yanan bir özlemle kitaplarıma geri döndüm ve onlarsız kalan zamanımı telafi etmek için sabırsızlanıyorum. Onları ihmal ettiğim için beneklerimden çok özür diliyorum. Sizleri ve blogumu ihmal ettiğimden dolayı sizlerden ve blogumdan, blog yoldaşım Esma'dan özür diliyorum.

   Challengımda geri kaldım, kitap listemde okunmayı bekleyen onlarca kitap var. Blogu aksattım, severek takip ettiğim ve yorumlar yazdığım sevgili blogger arkadaşlarımın güzel yazılarını kaçırdım. Bunlar için de ayrıyeten üzüntülerimi defalarca belirtmek istiyorum. Zaten yazıyı yazma amacım bu. Bir yandan da düşünüyorum da benim yaşadıklarımı elbet yaşayanlarınız vardır. Kitap okumaya delicesine aşık olup da bir noktada tıkanıp kalan sonradan bu tökezlemenin ardından tekrar yoluna kitaplarıyla devam edenleriniz vardır. Hatta bence birçok kitap severin karşılaşabileceği bir durum. O yüzden en büyük tavsiyem ne olursa olsun kitaplarımızı aksatmamak ve en yoğun dönemimizde bile olsak geceleri yatmadan önce üç beş sayfa bile olsa bir kitap okuyup uyumak.


    Gündüzleri vakitlerimi işe yaramaz şekilde geçirsem de geceleri okuduğum birkaç kitaptan yapabildiğim kadarının yorumunu yazdım ve sizlerle onları paylaşarak sahalara geri dönüyorum hayırlısıyla. Bundan sonra gerek kitap yorumları olsun, gerek diğer blog etkinlikleri olsun düzenli şekilde ilgilenmeye devam edeceğim sevgili arkadaşlarım. Umarım beni özlemişsinizdir çünkü sizler özlendiniz. Yazılarınızı özledim, yorumlarınızı özledim, paylaşmayı ve paylaştıkça güzelleşen bu samimi blog kardeşliğini özledim. Upuzun yazarak başınızı ağrıttım biliyorum ama beni okuyanlar bilir kitap yorumlarım bile uzar gider. Kendimi ifade ederken bolca kelime kullanmayı sevenlerdenim heralde idare edin artık. :) o zaman herkese "hoşbulduk" diyerek yazımı sonlandırıyorum. Zira okumam gereken kitaplar beni bekler çok da oyalanmamak lazım. Kitap yorumlarımı ileriki günlerde sizlerle paylaşacağım. Takipte kalın lütfen. Herkese bol kitaplı günler.:)