2 Aralık 2017 Cumartesi

Buz Kapanı (Karanlık Zihinler Serisi #2) - Alexandra Bracken | Kitap Yorumu

Orijinal Adı: Never Fade
Seri: The Darkest Minds #2
Önceki Kitap: Karanlık Zihinler
Sonraki Kitap: Ateş Çemberi
Yayınevi,: Parodi Yayınları
Sayfa Sayısı: 552
Baskı Yılı: 2015
Goodreads Puanı: 4.32  (51,116 Oy)


Arka Kapak Yazısı
   Turuncu… lider… Roo… Herkes farklı bir şekilde sesleniyor bana. Oysa bir tek ben gerçekte ne olduğumu Biliyorum: bir canavar. Ve şimdi beni bekleyen zorlu bir görev var: Virüsün kaynağını açık eden çok gizli Bir bilgiye ulaşmak… Ve bu… bir zamanlar bana nefesim kadar yakın olan birinin ellerinde… Şimdi bir tercih yapmak zorundayım. Ya kalbimi özgür bırakacak ya da Karanlık zihinleri aydınlığa Kavuşturacağım…


Yorum
   Merhaba sevgili kitap sever arkadaşlarım! Çok beğendiğim distopik serinin ilk kitabının yorumunu geçenlerde paylaşmıştım sizlerle. İşte şimdi de Karanlık Zihinler serisinin ikinci kitabı olan Buz Kapanı’nın yorumuyla karşınızdayım. Geçen Esma ile gitmiş olduğumuz kitap fuarında uygun fiyata gördüğüm için serinin diğer kitaplarını hemen edindim ve hemen de okuyuverdim.


    Heyecan tüm hızıyla devam ediyor. En son olaylar çok heyecanlı bir yerde sonlanmıştı. Herkesin akıbeti pusluydu. Bu kitapta yazar heyecan ve aksiyonun dozajını biraz daha yükseltmiş anlaşılan. Çünkü ilk kitapta ağırlıklı olarak Ruby’nin yaşadıklarından dolayı iç dünyası, değişik renklerdeki çocukların yetenekleri ve eğitimi üzerinde duruluyordu. Bu kitapta ise ortalık savaş alanına dönüyordu resmen. Herkes herkesin düşmanı olmuş. Kimi bu farklı yeteneklere sahip PSİ çocuklarını kötü emellerinde kullanmak isterken, kimi onların hastalıklı ve toplum için sağlıksız olduğunu düşünerek yok etmeye çalışıyor. Tüm bunlara karşı direnirken sevdiklerini koruma çabası içine giren fedakar Ruby, aldığı kararlar ile bizi daha fazla şaşırtmaya devam ediyor. Bu kitapta çok daha farklı ve olgun bir karakter olarak çıkıyor karşımıza. Artık o korkak, kararsız, ezik Ruby yok karşımızda. Üstelik bu kitapta yeni karakterler de çıkıyor karşımıza. Kıvırcık ve yerinde duramayan kıpır kıpır Jude, mavi saçları ve asi karakteri ile herkesin sinirini bozan alaycı Vida, Liam’ın ondan taban tabana zıt çekici kardeşi Cole da kitaba ayrı bir renk katmaya başladı. Tabi bu sırada eski karakterler de hala mevcudiyetini koruyor. Sürprizi kaçırmak istemiyorum ama içimden bir ses bu yeni karakterlerden birisi ile eskilerden olan bir karakter arasında bir aşk başlayacak diyor. Hatta belki de bu ara kitap olarak çıkarılan “Karanlığın İçinden” isimli kitap onları anlatıyor olabilir. Kitap hakkında fikrim yok, tamamen bir sürpriz olacak benim için.


   Kitapta eksik bulduğum tek nokta bazı noktalarda kafamın karışması ve olayları sayfalar sonra çözmemdi. Yazarın yazış tarzı ve amacı mı böyleydi yoksa ben mi kafam doluyken okuduğum için okuduğum anda anlamıyordum bilmiyorum ama bazı olaylar kafamı karıştırıyordu.

Kitapta Liam olarak canlandırdığım Sam Claflin
   Dili sade ve anlaşılırdı. Her şeyi Ruby’nin gözünden görüyor, onun anlattıkları ile dinliyorduk. Diyaloglar kimi yerde eğlenceli, kimi yerde heyecan verici, kimi yerde üzücü idi. Kitabın sayfaları akıp gidiyordu. Akıcı, farklı ve sıcak bir distopya isteyenler için bu seriyi öneririm. Herkese bol kitaplı günler! J



Alıntılar
İnsan karşısındakini tanıdıkça daha çok önemsemeye başlıyordu. Aradaki sınırlar giderek bulanıklaşıyor ve ayrılık zamanı gelip çattığında o hayattan kopmak büyük bir işkenceye dönüşüyordu.
Kimi düşünceler insanın zihnine kronik bir hastalık gibi yerleşir. Onlardan kurtulduğunuzu sandığınız an, aslında daha karanlık bir şeye dönüştüklerini fark edersiniz.
Yorgun olduğunu biliyordum. Yorgunluğun insana neler yaptığını da en iyi ben bilirdim. Kalkanların birer birer inerken zihnin sana oyunlar oynamaya başlardı. Hayaletler insanlara musallat olmazdı aslında; bunu yapan, insanların kendi anılarıydı.
Avını bulmak için bakacağın en son yer avcıların arasıdır.
Bir insanın sinirlerini bozmaya çalışarak istediğini almak için uzun süre uğraşabilirsin ama bir an gelir ve nihayet onu ele geçirirsin.


-Aslına bakarsan sizi bulmak için bundan çok daha kötüsünü bile yapabilirdim. Bu beni dehşete düşürüyor. Biri beni durdurmazsa daha neler yapabilirim, bilmiyorum.
Bu, benim de aşinâ olduğum bir duyguydu; karanlık bir kuyuya serbest dalış yapmak ve ne zaman dibe vuracağını bilememek.
Zihin ne ilginç bir şey. Benimki herkesinkinden daha da ilginç. Hatırladığı şeyler hakkında ne seçici. Hatta hangi anıların bir cam berraklığında anımsanacağı konusunda daha da seçici. Bunlar sizinle kalan ve tek bir koku ya da sesle kendilerini yeniden size hatırlatan türden anılar.     
Hayat böyledir Minik Arı. Bazen panik içinde oraya buraya koşuşturan, dikkatsizce davranan ve istemeden bir şeyleri yıkan sen olursun. Bazen de hayat yapar bunu ve bundan kaçamazsın. Seni ezip geçer; çünkü seni sınamak ister.
Hayat seni hep bir şekilde hayal kırıklığına uğratacak. Birilerini seveceksin ve ne kadar uğraşsan da elinden alıp götürecek onları. Bir şeyler için mücadele edecek ancak başaramayacaksın. Bunu anlamana gerek yok; bir şeyleri değiştirmeye çalışmana da. Sadece senin elinde olmayan şeyleri kabullenmeli ve kendi başının çaresine bakmalısın. Senin görevin bu.

Puanım
 

13 Kasım 2017 Pazartesi

Bir Kayıp Denizci - Gabriel Garcia Marquez | Kitap Yorumu


Orijinal Adı: Relato de un náufrago
Seri: Yok
Yayınevi: Can Yayınları
Sayfa Sayısı: 109
Baskı Yılı: 2013
Goodreads Puanı: 3.73  (12,098 Oy)

Yorum

  Marquez daha genç bir gazeteci iken denizde kaybolmuş ve kurtulmuş bir denizci ona öyküsünü anlatmış ve oda gazetede on dört bölümde yayınlamış. Öykü ile ilgili siyasi nedenlerden dolayı diktatör yönetim gazeteyi kapatmış ve yıllar sonra Marquez bu öykünün kitap olarak yayınlanması gerektiğini düşünmüş. Bir Kayıp Denizci'deki olağanüstü oyaşanmışlık gerçek işte.

  Denizcinin hikayesi insanın düşünmekte zorlanacağı bir macera, aslında benzeri bir çok film ve kitaptan aşina olsak da yaşananların gerçek olması kitaba bambaşka bir boyut kazandırıyor. Kitabı okurken aklıma sık sık Yaşlı Adam ve Deniz geldi, yıllar önce okuduğumda çok etkilenmiştim.

  Bir Denizcinin Hikayesi, gerçek hayattan alınmış bir öykü, Marquez bunu bize ilk ağızdan güzel ve etkileyici bir biçimde sunmuş. İnsanın en kötü zamanlarında bile bir umut vardır ve umudunu kaybetmeyenler zafere ulaşacak olanlardır, o denizci gibi umudunuzu kaybetmemeniz dileğiyle.

Puanım

Çocukluk - Tolstoy | Kitap Yorumu


Orijinal Adı: Детство
Seri: Çocukluk, İlkgençlik Ve Gençlik #1
Yayınevi: İş Bankası Kültür Yayınları
Sayfa Sayısı: 152
Baskı Yılı: 2014
Goodreads Puanı: 3.82  (491 Oy)

Yorum

  Tolstoy'un otobiyografik romanı olan Çocukluk, Tolstoy'un çocukluğunda neler yaşadığını kendi ağzından okuma imkanı sunuyor.

  "Sevdiğin bir varlığın hatlarını hayalinde canlandırmaya çalıştığında geçmişten o kadar çok anı belirir ki, bu anıları, göz yaşları arasındaymış gibi bulanık görürsün."

  İnsan zamanla hem değişen hem de aynı kalan bir varlık, zaman içindeki değişimi ve aynılığı okuyabilmek, buna tanık olma fırsatı ise kitapların (özellikle klasiklerin) en sevdiğim yönlerinden biri. Çocukluk'u okurken de sık sık bunu hissettim, başka bir zamana ve kültüre ait bir çocuğun, ileride büyük yazar olacak bir çocuğun hayatını okumasak ise ayrıca hoşuma gitti. Kitabın dili her ne kadar sade olsa da anlatımı güçlü ve çarpıcı, Tolstoy hiç çekinmeden hepimizin varlığını bildiği ama bahsetmediği davranışlara-duygulara kitabında yer vermiş.

  Her nerede olsak da hangi zamanda varlığımızı sürdürsek de, acı aynı acı, çocukluk aynı çocukluk. Hepimiz bir bakıma aynı yollardan geçiyoruz, hepimiz aynı hamurdan insanlarız ve çektiğimiz acılar ortak. Tolstoy'un annesinden ayrı geçirmek zorunda kaldığı yıllar, annesinin ölümü ve diğer olaylara karşı olan tepkilerini okumak, okuru ona yaklaştırıyor ve ister istemez insan duygulanıyor.

  Tolstoy'un çocukluk yaşamı ile çocukça hareketlerinin harmanlandığı bu kısa kitapta kendinizden  mutlaka bir şeyler bulacaksınız.

Puanım


Bir Delinin Anı Defteri, Palto-Burun, Petersburg Öyküleri ve Fayton - Gogol | Kitap Yorumu


Orijinal Adı: Записки сумасшедшего
Seri: Yok
Yayınevi: İş Bankası Kültür Yayınları
Sayfa Sayısı: 223
Baskı Yılı: 2016
Goodreads Puanı: 4.09  (10,675 Oy)


Yorum


   Ölü Canlar'ı okuduktan sonra Gogol'un diğer eserlerini de okumayı istemiş ancak bir türlü fırsat bulamamıştım. Çoğu yayınevi bu hikayeleri ayrı basmış ancak İş Bankası bir arada basmış olunca çok sevindim. Kitapta toplamda altı öykü var;
Neva Bulvarı,
Burun,
Portre,
Palto,
Bir Delinin Anı Defteri,
Fayton.

  Açıkçası öykülerin hepsini sevdim, bir tek Fayton'dan istediğimi alamadım. Her öykünün kendine has bir üslubu ve insanı çeken bir yönü vardı. İçlerinden en çok ilgimi çeken ise Burun oldu, yazar bu öyküde sıra dışı bir olayı konu alıyor, hem absürt hem de eğlendiren bu öyküyü sonunda kendi de eleştiriyor ki bence bir yazar için bu mükemmel bir hareket, hem yazıyor hemde eleştirisini yapıyor ve okura sunuyor. Usta olmak bu olsa gerek. 

  Karakterleri ve olayları ile her öykü hem okuması keyifli hemde birbirinden ilgi çekici idi. Gogol, tanıdığıma çok sevdiğim yazarlardan, umarım sizde bir gün onu okur ve seversiniz.

Ama dünyada hiçbir şey uzun süreli değildir, o bakımdan binbaşının duyduğu bu ikinci sevinç ilki kadar canlı değildi. Bir dakika sonra duyacağı sevinç bundan da cılız olacaktı ve nihayet suya atılan bir taşla doğan halkların bir süre sonra yitip gitmesi gibi, içinde kıvılcımlanan son sevinç kırıntısı, doğal ruh haline karışacak, bu hal içinde sönecek, belirsizleşip gidecekti.

Alıntılar

Kafasını dolduran konuların çokluğu ve karmaşıklığı üstadımızın ürkekliğini daha bir arttırır. 
Ahlaksızlık kendi başına da çirkindir, iticidir; ama olağanca tertemizliğiyle düşlerimize süzülen güzelliğe bulaşınca büsbütün itici olur. 
Ah, ne kadar iğrençti şu gerçeklik denen şey! Düşlerimize neden hiç uymuyordu sanki? 
Acaba arzuladığımız bir şeye hiç kavuşmuşluğumuz olmuş mudur... kavuşmak için var gücümüzü harcadığımız bir şeyi elde etmişliğimiz?

Puanım


7 Kasım 2017 Salı

Vahşetin Çağrısı - Jack London | Kitap Yorumu

Orijinal Adı: The Call Of The Wild
Seri: Yok
Yayınevi: İş Bankası Kültür Yayınları
Sayfa Sayısı: 112
Baskı Yılı: 2017
Goodreads Puanı: 3.83  (253,636 Oy)


Arka Kapak Yazısı
   İhanete uğrayan ve kuzeyli tacirlere satılan, St Bernard-İskoç köpeği kırması Buck, donmuş Yukon toprakları boyunca kızak çekmeye zorlanır.

   O ve takımdaki diğer köpekler neredeyse canları çıkana kadar dövülmektedir, ancak Buck, John Thornton tarafından bu zulümden kurtarılır ve onun yanında "sevgiyi" öğrenir. Buck artık hayatta kalmayı ve kendi başının çaresine bakmayı öğrenmiştir; öyle ki, yeniden özgür kalıp yabana döndüğünde, karşılaştığı şey korku ve hayranlıktır.

Yorum
   Yıllar öncesinde beyaz dişi okuduğumda da etkilenmiştim. Hayvanları anlatan kitaplar hep böyle güzel kurgulanmaz. Kolay iş değildir ve güçlü bir kalem gerekir bunun için ve Jack London’ın güçlü bir kalemi olduğunu hepimiz biliyoruz zaten. Kısa bir kitap olmasına rağmen verdiği mesajla ve kurgusuyla insanı içine çeken ve etkileyen efsane bir eserdi. İyi ki okumuşum diyorum. 


   Baş karakterimiz bir kurt köpeği idi. Yazarımız bu kitapta yaradılış ve canlıların özünün değişmeyeceği gerçeğine vurgu yapıyordu. Bir tarafta sevgi ve huzur, sükunet, rahatlık hüküm sürerken diğer tarafta mücadelenin, açlığın, liderlik ve hayatta kalma savaşının hüküm sürdüğü iki farklı dünya düşünün. Hangisini seçerdiniz? Çoğunuz belki mücadele ve yorulmak yerine rahatı ve huzuru seçerdi. Kitapta bu seçimleri sizin ve beyninizin değil aslında içinizde bir yerlerde çok derinlerdeki özünüzün yaptığını, bunun yaradılış ile ilgili bir seçim olduğunu vurguluyordu. Bir aslan bir kafeste gösteri yapmak için yaradılmamışsa ormanlara hükmetmek için varsa onu ne vadederseniz edin olduğu şeyden, özünden koparamazsınız. Kitapta anlatılmak istenen de tamamen buydu. Bir kurdun başından geçenler kısacık bir kitaba öylesine sığdırılmış ki kitapta yedi iklim, dört mevsim, bencilinden acımalısına, hayvan severinden, cimrisine, vahşisinden, merhametlisine binlerce çeşit insan karakteri, birçok mücadele yer alıyor. Üstelik bunlar son derece hayatın içinden ve gerçekçi bir bakış açısı ile hayatın acı tatlı bütün yönleri ile aktarılıyor. Jack London gerçekten çok kaliteli bir yazar. Tüm kitapları mesajlar ve akılda kalacak olaylar ile dolu.

Varoluşun zirvesini gösteren, hayatın artık daha fazla yükselemediği bir kendinden geçme hali vardır. Yaşamanın çelişkisi de odur ki bu kendinden geçme, esrime hali, insan ancak en hayat doluyken ve insanın ancak hayatta olduğunu tamamen unutmasıyla gelir. Bu hayatı unutma hali sanatçıyı etkisi altına aldığında bir alev gibi ondan dışarı taşar; bir askeri etkisine aldığında o asker cephede savaş çılgınlığına kapılarak düşmanına en ufak merhamet göstermez.
   Bir hayvanın gözünden, onun bakış açısı ile son derece akıcı bir dille anlatılıyor kitap. Sayfalar elinizden hızla akıp gidiyor. Hareketli ve aksiyonlu yönleri de var. Sürekli “acaba sırada ne var?” psikolojisi ile okuyorsunuz kitabı. Merak içerisinde takip ediyorsunuz olayları. Böylesine sevilesi ve mesajlarla dolu kitabı herkesin okumasını öneririm. Bol kitaplı günler. :)


Puanım

6 Kasım 2017 Pazartesi

Son Dilek (The Witcher #1) - Andrzej Sapkowski | Kitap Yorumu


Orijinal Adı: Ostatnie Zyczenie
Seri: The Witcher #1
Sonraki Kitap: Kader Kılıcı
Yayınevi: Pegasus Yayınları
Sayfa Sayısı: 400
Baskı Yılı: 2017
Goodreads Puanı:

Arka Kapak Yazısı



İngiltere için Tolkien,

Amerika için George R. R. Martin neyse

Doğu Avrupa için Sapkowski odur.

Rivyalı Geralt bir Witcher’dır. Henüz küçük bir çocukken seçilmiş, eğitilmiş, büyülerle donatılmış ve mutasyon geçirmiş bir canavar avcısı. Acımasız, tekinsiz, karanlık ve canavarlarla dolu bir dünyada yaşar.

Onun dünyasında peri masalları hiç de saf değildir. Pamuk Prenses bir haydut çetesinin başındadır. Güzel ve Çirkin’deki roller çok farklıdır. Üç dilek hakkı sunan cinlerle karşılaşmak bile istemezsiniz.

Masumların savunucusu Geralt, kızları canavara dönüşmüş ensest krallarla, intikam hırsıyla yanan cinlerle, âşık vampirlerle ve daha nicesiyle karşılaşıyor. Hepsi çok tehlikeli ve hiçbiri göründüğü gibi değil.

Yorum


Oyunu ile varlığını öğrendiğim bir kitap serisi The Witcher, oyununu oynamadım, uyarlamasından önce aslını tanımak istedim.

Fantastik kurguyu çok severim, bu seriden de biraz beklentim vardı, mükemmel konu, mükemmel karakterler olmasa da özgün bir seri beklentisi içindeydim ancak kitap bir çok mit ve eski masalların karışımı ile harmanlanmış, zeki, yetenekli ve biraz da muzip bir baş karakterle bize sunulmuş bir eser.
“İnsanlar, canavar ve canavar hikâyeleri uydurmayı severler. Bunu yaptıkları zaman kendi canavarlıklarını görmezler. İçkinin dibine vurduklarında, sahtekârlık, hırsızlık yaptıklarında, karılarını kayışla dövdüklerinde, yaşlı büyükannelerini aç bıraktıklarında, tuzağa düşmüş bir tilkiyi gübre yabasıyla delik deşik ettiklerinde ya da dünyada yaşayan son tekboynuzu ok yağmuruna tuttuklarında gün ağarırken kulübelerin arasında dolanan Bane’in onlardan daha kötü biri olduğunu düşünmek işlerine gelir. Böylece yüreklerine su serpilir. Yani yaşamak kolaylaşır.”

Kitap özgün pek bir şey barındırmasa da okuması zevkli idi, sıkmadan sayfalar ilerliyor. Ancak kitaptaki olayların çoğu birbirinden bağımsız olduğu için bütünlük tam anlamıyla sağlanamamış, bu da eksi yönde etki etmiş kitaba. Giriş kitabı olarak fena değildi ancak diğer kitapların daha güçlü olması ve daha sağlam bir hikaye ile karşımıza çıkması gerekiyor. Şimdilik seriye devam etmek istiyorum ama Kader Kılıcı da böyle zayıf olursa devam etmem muhtemelen.


Puanım



Bunker Tepesi Düşleri - John Fante | Kitap Yorumu


Orijinal Adı: Dreams From Bunker Hills
Seri: Arturo Bandini
Önceki Kitap: Toza Sor
Yayınevi: Parantez Yayınları
Sayfa Sayısı: 136
Baskı Yılı: 2001
Goodreads Puanı: 4.07  (3,170 Oy)

Yorum

Yazar olmak isteyen genç bir adamın yaşamından bir kesiti okuyoruz. Yazar baş karakter Arturo Bandini'nin yer aldığı üç kitap daha kaleme almış ancak ben bu kitabı okuduktan sonra öğrendim. Seri çok bağlantılı değil sanırım çünkü diğer kitapları okumamanın vereceği eksikliği hissetmedim.

Bandini yazar olma tutkusu olan, karakter yönünden zayıf, sık sık hata yapan ve bunlardan ders almayan bir karakter. Bu açıdan oldukça hayatın içinden, ancak seveceğimiz tiplerden de değil.
"Yalnızlığım zenginlikti."
Bandini kendini iyi bir yazar olarak görse de ben onun iyi bir yazar olduğunu hiç düşünemedim, karakterin davranışları buna sebep oldu, yazar da bu noktayı biraz açık uçlu bırakış sanırım. Kitabın genelinde ucu açık bir anlatım söz konusuydu, bazı olaylar çok hızlı olup bitiyor.

"İnancını yitirince her şeyi yitiriyordun."
Bandini, hayatın içinden ve davranışları ile insanların zayıflıklarını ortaya koyan bir karakter. Bandini daha iyi bir hikaye ile kullanılabilse daha çarpıcı bir roman ortaya çıkabilirdi diye düşünüyorum. Kitabın bana bir şeyler kattığını pek düşünmüyorum, sevemedim.

Puanım


Görünmez Kentler - Italo Calvino | Kitap Yorumu


Orijinal Adı: Le città invisibili
Seri: Yok
Yayınevi: Yapı Kredi Yayınları
Sayfa Sayısı: 204
Baskı Yılı: 2002
Goodreads Puanı: 4.19  (40,371 Oy)

Yorum


Kitabın yorumunu henüz sıcakken yazmak isterdim ama bir haftalık bir rötar söz konusu ne yazık ki.
Calvino ile bu kitapla tanıştım. Yazarın anlatım tarzı çok farklı, masalsı bir üslupla sizin karşınıza çıkıyor, başta farklı gelse de sayfalar ilerledikçe alışıyorsunuz. Marco Polo'nun yaptığı seyahatleri Kubilay Han'a anlatırken bizde onlara kulak veriyor ve 55 'olmayan' kente yolculuk yapıyoruz. Calvino her kentte farklı bir şey işlemiş, hepsinin bir alt mesajı var, açıkçası tüm alt mesajları doğru anlayabildiğimden emin değilim ama bazılarını çok sevdim.

"Anlatıya yön veren ses değil,kulaktır."

Kitabın farklı bir havası var, okurken masalsı anlatımı beni biraz sıksa da büyüleyici bir tarafı da vardı kitabın, insanın zihninde farklı bir yankı uyandırdığı muhakkak. Görünmez Kentler'i çok sevmesem bile beni etkilediği ve farklı hisler yaşattığı bir gerçek. Kitabın çok sevdiğim bir pasajı ile de yorumumu bitirmek istiyorum, sanırım kitabı en iyi tanımlayacak cümleler burada saklı;

Ve Marco Polo konuştu: "Senin satranç tahtanda iki ağaç kullanılmış efendimiz: abanoz ve akağaç. Aydın bakışının ısrarla üzerinde durduğu bu parça bir ağaç gövdesinin kurak bir yılda büyüyen halkasından kesilmiş: lifler nasıl dağılıyor görüyor musun? İşte şurada belli belirsiz bir düğüm fark ediliyor: erken bir ilkbahar günü bir tomurcuk fışkırmaya çalışmış besbelli, ama gecenin çiyi geri çekilmeye zorlamış onu."
Yüce Han o ana dek yabancının Tatar dilinde kendisini bu kadar akıcı, bu kadar rahat ifade edebildiğini fark etmemişti, ama onu asıl şaşırtan bu değildi.
"İşte daha iri bir delik: belki de bir kurtçuğun yuvasıydı bu; tahtakurdunun olamaz, çünkü doğduğu andan başlayarak durmadan oyardı ağacı o, yapraklarını kemirerek ağacın kesime ayrılmasına neden olan bir tırtılın yuvası olmalı... Daha çıkıntılı komşu kareye tam bitişsin diye bu kenarı hafifçe yontmuş marangoz keskisiyle..."
Boş ve düzgün bir tahta parçasında okunabilecek şeylerin kalabalığında boğuluyordu Kubilay; Polo konuşmayı, abanoz ormanlarına, nehirleri bir uçtan bir uca geçen kütük yüklü sallara, rıhtımlara, penceredeki kadınlara vardırmıştı bile...

Puanım


2 Kasım 2017 Perşembe

Ütopya - Thomas More | Kitap Yorumu

Orijinal Adı: Utopia
Seri: Yok
Yayınevi: İş Bankası Kültür Yayınları
Sayfa Sayısı: 217
Baskı Yılı: 2016
Goodreads Puanı: 3.5  (45,443 Oy)


Arka Kapak Yazısı
   Sir Thomas More, Sokrates'e benzetilmek onurunu kazanan ender kişilerden biridir. Onun ölümsüz yapıtı Utopia dünya klasikleri arasına girmiş ve bugün bile hâlâ merkal okunmaktadır. Neredeyse beşyüz yıl önce yazılmış olan Utopia'da, en geniş anlamıyla Hümanizm, yani insanlık sevgisi ve saygısı hakimdir.

   Kimseyi diğerinden üstün saymayan, sıradan insanların kurduğu bir devlet: Thomas More'un Utopia'sı. Bir yeryüzü cenneti. Yaklaşık beş yüz yıl öncesinden çağımıza dek eskimeden gelen bu klasik, Prof. Dr. Mina Urgan'ın incelemesiyle sunuluyor.



Yorum
   Okumakta biraz geç kaldığımı düşündüğüm bir eseri nihayet okumuş olmanın rahatlığı içerisindeyim. Geç olsun ama güç olmasın demişler. Bu eser gerçekten övüldüğü kadar varmış. Kitap anlatması gerekeni dolandırmadan, doğrudan ve kısa-öz şekilde aktarmış. Utopia dünyanın kirli ve çarpık düzenini gözler önüne sererken bir yandan da olması gerekenin ne olduğunu gösteren bir dünya portresi çizmeyi başarabilen muntazam bir eser. Bu olan-olması gereken karşılaştırmasını okurken zaman zaman çok haklı bulduğunuz ve şu anki dünyamızda tasvip etmediğiniz birçok noktaya parmak basılıyor, zaman zamansa daha güzel bir dünyaya adım atma umutlarının kapısı aralanıyor.


   Kitabı çok spoiler vermeden kısaca anlatacak olursam, birçok devletten oluşan dünyamızda birçok devlet kirliliğin, rüşvetin, iktidar ve güç düşkünlüğünün, eşitsizlik ve adaletsizliğin pençesinde hüküm sürerken öyle bir devlet var ki onların kurmuş olduğu düzen ağız sulandırıyor. Öyle bir devlet ki bu para ve şöhret en önem verilmeyen ve insanların bu gibi dünyevi değerler için birbirini öldürmediği veya hırs içinde mücadele ettiği değerler olarak görülmüyor. Hatta bu gibi değerlere sahip olmak ve bunlar ile gösteriş yapmak bu devletin fertlerinin gözünde kalitesizlik ve ahlaksızlığın bir göstergesi kabul ediliyor. Din anlayışı hoşgörü içinde ve ortak bir kardeşlik çerçevesinde meydana gelirken, herkesin ihtiyacı kadarını alıp ihtiyaçtan fazlasına kimsenin gerek duymadığı eşitlik ve refahın hüküm sürdüğü bir devletten bahsediyoruz. Savaşı, kanı, halkı ezmeyi, isyan etmeyi bulamayacağınız sıcacık ve halkın tüm fertlerinin birbirine sımsıkı bağlı olduğu bir devlet. Daha fazla konuşup Utopia devletinin sürprizini bozmak istemiyorum. Ama kitabı okuduktan sonra eğer gerçekten böyle bir devlet düzeni olabilse dünyanın şuan ki halinden bambaşka olacağını düşünmeden duramayacaksınız. Sürekli bu kitapta oluşturulan ütopya ile mevcut dünya düzenini kıyaslayıp günümüzde insanın insanın kurdu olduğu ve dünyamızın kötü bir sona doğru gittiğini fark ediyorsunuz. Dünyamızdaki hükümetlerin halktan kopmuş bencil politikaları, insanların birbirine olan kin ve nefreti kitapta gözler önüne serilirken böyle olmak yerine nasıl olması gerektiği vurgulanıyor. Her okuduğunuz satırda keşke böyle bir düzen yerine diğeri olsaydı da insanlar barış içerisinde adalet, eşitlik ve özgürlük gibi değerlerin hakkını vererek yaşayabilseydi derken buluyorsunuz kendinizi.


    Kitap duru bir dil ile yazılmış. Karakterlerden çok olaylar ve yaratılan dünya ön planda olmakla birlikte kitapta bir kurgu oluşturmak amacı ile birkaç karakter konuşturulmuş. Kitap bittikten sonra kitapta anlatılanları özetleyip vurgulanmak istenenleri gözler önüne sere bir inceleme yazısı da ortalama 150 sayfa olarak yer alıyor ve onu da okuyup Thomas More’un eserini daha iyi özümsemiş ve pekiştirmiş oluyoruz. Herkesin okumasını tavsiye ettiğim bir eser. Herkese bol kitaplı günler.:)


Alıntılar
   Krallar yalnız savaşı düşünürler, bense bu sanatları ne anlarım ne de anlamak isterim. Yalnız barışa yararlı sanatlar kralların pek umrunda değildir. İş yeni ülkeler kazanmaya geldi mi, bütün yollar iyidir onlar için: Din, iman, akıl dinlemezler; ne günaha girmekten çekinirler, ne kan dökmekten. Buna karşılık kazandıkları memleketlerin halkını iyi yönetmekle pek uğraşmazlar.
   Kralların danıştığı insanlara gelince: Bunların bir kısmı ağızlarını açmaz, çünkü söyleyecek sözleri yoktur, kendileri akıl danışmak durumundadır. Bir kısmınınsa akılları erer, işe yarayacaklarını da bilirler; ama her zaman gözde olan yetkilinin düşüncesini paylaşırlar, ortaya attığı budalalıkları alkışlarlar. Bütün bu aşağılık asalakların tek kaygısı, yüz karası bir dalkavuklukla, kralın tuttuğu adamın desteğini kazanmaktır. Bir diğer kısmı da kendini beğenmiş kişilerdir, yalnız kendi düşüncelerine değer verir, kimseyi dinlemezler. Bunda da şaşılacak bir şey yok, çünkü doğa herkese kendi yarattığını sevip okşama içgüdüsü verir: Karga da, maymun da kendi yavrularına gülümser yalnız.
Öldürmek hırsızlığı cezalandırmak için çok ağır, hırsızlığı önlemek içinse çok hafif bir cezadır.
Bana kalırsa, en iyi yolu bulmak, en kötüsünü bulmaktan çok daha kolaydır.   
Ütopyalılar aklı başında insanların, yıldızlar ve güneş dururken, bir incinin ya da bir elmasın cılız parıltısına düşkünlüklerine şaşarlar. Bir koyunun sırtında taşıdığı yünün en incesinden yapılmış giysiler giyiyor diye bir insanın daha soylu, daha değerli olacağını sanması deliliktir onlar için.
Ütopyalılara göre, bir suçu tasarlamak , o suçu işlemekten farksızdır. Kötülük yapmak isteyen, sadece karşısına bir engel çıktığı için bu kötülüğü yapamamışsa, niçin suçlu sayılmasın?
Bir kadını kocasının gözünde en çok yükselten şey, güzellik değil, dürüstlük ve alçak gönüllülüktür. Çoğu zaman güzellik sevgiyi uyandırır, ama bu sevginin kalması, sürekli olması için, erdem ve uysallık gerekir.    
Ütopyalılara göre, bir anlaşma ne kadar gösterişli törenlerle imzalanırsa, kelimeler üstünde çekişerek o kadar çabucak bozulur. Zaten çoğu zaman bu anlaşmalarda kullanılan kelimeler bile öylesine kurnazca seçilir ki, anlaşmayı da verilen sözü de bozmanın bir yolu bulunur sonunda. Oysa aynı kurnazlık, daha doğrusu aynı hile ve dolaplar iki kişinin özel anlaşmasında, imzaladıkları bir sözleşmede yapılsa, krallar bağıra çağıra hemen kıyametleri koparır, ancak ölüm cezasının paklayacağı korkunç bir suç sayarlar bunu. Evet, krallara bu konuda kötü öğütler verenler bile bu yolu tutarlar o zaman.
Kralların şanlı egemenliği altında, adalet dediğimiz ya metelik etmeyen aşağılık bir şeydir ya da iki çeşit adalet vardır yeryüzünde: Biri yaya giden, yerlerde sürünen, sağa sola sapmasın diye birçok bağlarla sıkı sıkı bağlanan yoksul halka uygun zavallı bir adalet; öteki de canının istediğini yapanlara, yasalarla sınırlanmayanlara, yüksek mevkide olanlara uygun, pek şahane bir adalet.
Kendini beğenmek öyle bir cehennem yılanıdır ki, insanın yüreğine sinsice süzülüp girer, onu zehirleyip gözünü kör eder, daha güzel bir hayata giden yoldan saptırır onu. Bu sürüngen, insanların öylesine içine işler ki, onu koparıp atmak kolay olmaz.

Puanım
 

30 Ekim 2017 Pazartesi

Genç Bir Doktorun Anıları - Mikhail Bulgakov | Kitap Yorumu

Orijinal Adı: Записки юного врача (Zapiski Iunogo Vracha)
Seri: Yok
Yayınevi: İş Bankası Kültür Yayınları
Sayfa Sayısı: 168
Baskı Yılı: 2016
Goodreads Puanı: 4.25  (8,080 Oy)


Arka Kapak Yazısı
   Devrim zamanı Rusya… Karakışı aratmayacak kadar soğuk, kasvetli bir eylül günü, tıp fakültesinden yeni mezun olmuş bir doktor, şehirde çoktan unutulmuş geleneklerin ve boş inançların hüküm sürdüğü uzak bir kasabaya gelir. Devrim, büyük şehirlerin merkezlerinde hayatı ve zihniyetleri altüst ederken, bu genç doktor ülkenin ücra bir bölgesinde kadercilikle ve batıl inançlarla zorlu bir mücadeleye girişir.

   Zor bir doğum, hassas bir cerrahi müdahale, uzaktaki bir hastaya ulaşabilmek için şiddetli bir kar fırtınasına rağmen göze alınan bir yolculuk, ağrılarını dindirmeye çalışırken morfinman olan bir meslektaş… Genç doktorun gündelik hayatında karşılaştığı bütün zorlu sınavlar, Bulgakov’un elinde olağanüstü güçlü bir anlatımla, dram sınırlarında gezinen bir dokunaklılıkta öykülere dönüşür.



Yorum
   Genç Bir Doktorun Anıları okurken keyif aldığım bir kısa romandı. Tıp Fakültesi’nden yeni mezun olmuş çiçeği burnunda bir doktorun gittiği görev yerlerinde yaşadığı zorluklar, tanık olduğu hastalıklar, karşılaştığı birbirinden değişik insanlar farklı başlıklar altında kısa öyküler şeklinde gayet başarılı şekilde aktarılmıştı. Tüm hikayeler gayet renkli, eğlenceli, şaşırtıcı ve bazı yönlerden de eğitici idi. Bazı hikayeleri okurken tıbbi bilgiler öğrenirken başka bir hikayede o hikayedeki karakterler ve baş karakter doktorumuzun davranışları daha ön plana çıkıyordu.

   Roman kadrosu çok geniş olmayan birkaç karakterden oluşuyor. Baş karakterimiz Tıp Fakültesinden yeni mezun olmuş çiçeği burnunda bir doktorumuz. Atandığı, gelişmemiş bir kasabada doktorluk görevine başlayan doktorumuza burada ebeler ve yardımcılar eşlik etse de romanın özünde tek karakter bu doktor. Doktorumuz bu kasabada tıp kitaplarında gördüğü hastalıklarla bizzat karşılaşıyor. Hatta en karşılaşmaktan korktuğu hastalıklarla bile yüzleşmek ve tedavi etmek zorunda kalıyor.


   Romanı güzel kılan bir yön bunların sadece anılardan ibaret olmayıp, doktorun bizi güldüren sempatik bir karakteri olması. Anlatışı samimi ve sıcak. Dışarıya, hastalarına, hastabakıcı ve ebelere asla yansıtmadığı düşünceleri ve kaygılarını biz okuyuculara iç sesi aracılığı ile aktarıyor. Bazen soğukkanlı ve işinin ehli bir doktor olmayı başarırken zaman zaman yaptığı beceriksizlikler ile hepimizi güldürebiliyor. Kitapta profesyonel bir doktordan bahsedilmiyor. Bu nedenle yaptığı tüm operasyonlar başarıya ulaşmıyor. Bazıları hayal kırıklığı ve ölümlerle sonuçlanabiliyor elbette ki. Ama her hikayede farklı bir insan karakterine, farklı bir olaya ve farklı bir mesaja tanık oluyorsunuz. Romanın gerçek hayatla örtüşen bu yönü hoşuma gitti.

   Üslup son derece akıcı ve dili anlaşılır bir kitap. Hatta doktor kendi iç sesi ile olan konuşmalarında gündelik dilin argolarına bile yer veriyor diyebiliriz. Kısa kısa birden fazla öyküden oluşuyor ve her hikayenin içerikle örtüşen başlıkları var. Tüm hikayeleri çok beğenmeme rağmen başka bir doktordan bahseden en sondaki hikaye beni en çok etkileyen, en mesaj dolu hikaye oldu. Verdiği mesaj çok güzeldi. İnsanın ne kadar mevki sahibi olsa bile yaptığı ufak bir hatanın, verdiği ufak bir tavizin nerelere varabileceğini anlatıyor, günümüzde de çok sıklıkla görülen bir soruna da ışık tutuyordu. Bunun ne olduğunu söylersem “sürpriz bozan” olacağı için o kısmı kendime saklayarak size sadece şu kadarını söyleyebilirim ki bir hayatın adım adım nasıl yok olduğuna tanık olacağınız güzel bir hikaye yatıyor.


   Sevgili Esmacığım’ın tavsiyesi üzerine bu kitabın birkaç bölümden oluşan dizisine de bakmak istiyorum. En kısa zamanda fırsat bulursam eğer. Onunla ilgili yorumlarımı da izler izlemez sizlerle paylaşırım. Esma'nın dizi ile ilgili yorumu ve dizinin fragmanı aşağıdadır. Mutlaka bakmanızı tavsiye ederim. Şimdilik bu kitap hakkındaki yorumlarımın sonuna geldik. Okunmasını tavsiye ettiğim (özellikle doktor adaylarına) kaliteli ve kısa bir roman. Herkese bol kitaplı günler. :)
=>Esma'nın Dizi Yorumu


Alıntılar
Bir şeyle mücadele etmek için onunla yüz yüze gelmek gerekir.
Akıllı insanlar mutluluğun sağlığa benzediğini çok önceden fark etmiştir: Mutluyken fark etmezsiniz; ama yıllar geçtikçe, geçmişte kalan mutluluğunuza ilişkin anılar, ah, anılar!...
Yalnızlık önemli, kayda değer düşüncelerdir; derin düşüncelere dalma, sükûnet, bilgeliktir…


Puanım
 

27 Ekim 2017 Cuma

Gelin Koleksiyoncusu - Ted Dekker | Kitap Yorumu

Orijinal Adı: The Bride Collector
Seri: Yok
Yayınevi: Martı Yayınları
Sayfa Sayısı: 568
Baskı Yılı: 2012
Goodreads Puanı: 3.84  (9,149 Oy)


Arka Kapak Yazısı
   "Kutsa Beni Tanrım, İşlediğim ve İşleyeceğim Günahlar İçin..."

    FBI özel ajanı Brad Raines kariyerinin en karmaşık davasıyla karşı karşıyadır. Davanın ucunda dört genç kadını öldürmüş, sapık ruhlu ve bir o kadar da zeki bir seri katil vardır.

    Her şey, terk edilmiş bir ahırda bulunan genç bir kadın cesediyle başlar. Ölü beden çırılçıplak soyulmuş, başına bir gelin duvağı konulmuş ve koltuk altlarından desteklenerek duvara sırtından yapıştırılmıştır. Topukları matkapla delinen cesedin en büyük özelliği ise, hâlâ çok güzel görünüyor olmasıdır.

    FBI'ın Gelin Koleksiyoncusu olarak adlandırdığı katilin hedefi, mükemmelliğin sayısına yani Tanrı'nın rakamı olan "yedi"ye ulaşmaktır. Bunun için sırada ölümü bekleyen üç masum ve güzel kadın daha vardır. Katili bulmak artık tam bir zaman yarışına dönüşmüştür. Davayı çözmekte zorlanan Brad'in son umudu ise, yardım almak için başvurduğu sıra dışı kişi, şizofren tanısı konulan Paradise'tır. Cesede dokunduğunda, o kişinin ölmeden önceki son dakikalarını yaşama yeteneğine sahip Paradise, korkunç katil Gelin Koleksiyoncusu'nun yakalanmasına yardımcı olabilecek midir?



Yorum
   Tüm kitap severlere merhaba! Bir polisiyenin daha sonuna geldim ve şimdi yorum sırası! Ted Dekker’ın daha önce Çember serisine başlamıştım. Nasıl bir yazar olduğuna dair övgüleri ilgili blog ve kitap paylaşım platformlarından ve Esma’dan da haber aldığım kadarıyla tabiki bu eserine büyük bir heyecan ve merak içerisinde başladım. Ama tıpkı Çember serisinin ilk kitabında olduğu gibi bu kitapta da bir miktar hayal kırıklığına uğrattı beni yazar. Bu yazarın sıkıntısı şu galiba: Bir yere kadar kafasında çok iyi kurgu yapıyor. Konu güzel, karakterler on numara ama yolun geri kalanını planlamadan, akışına bırakarak hareket ediyor. Ve belli yerden sonra o güzelim kurgu bir anda karmakarışık ve saçma bir hale dönüşüveriyor. Okuduğum eserlerinde ilk başta onaylayarak ve severek başlarken sonunda sürekli eksikler ve saçmalıklar arasında buluyorum kendimi. Bu kitapta da tam olarak olan buydu zannedersem. Daha detaylı sebebini “spoiler” paragrafımda açıkladım zaten. Merak edenler oradan bakabilirler.
 

    Kitapta arka kapaktan da anlayabileceğiniz gibi bir seri katilin öldürmek üzere kurban seçtiği gelinler ve onların peşindeki dedektiflerden bahsediliyor. Buraya kadar klasik bir polisiye olduğunu düşünebilirsiniz ama işin aslında öyle olmadığını hatta polisiyenin diğer unsurlar yanında bariz şekilde sönük kaldığını okudukça fark ediyorsunuz. Kitapta psikolojik-gerilim ve aşk yönlerinin daha ağır olduğunu söyleyebilirim. Bu yüzden onu sıradan bir polisiye olarak düşünerek okumaya başlamamanızı tavsiye ederim.


    Spoiler vermeden anlatamayacaktım. İnsanların sırf güzel olduğu için tehlikede olması mümkün mü bu kitaptaki gibi 20-25 yaş arası genç ve güzel bayanları gözüne kestiren psikopat bir seri katil söz konusuysa evet gerçi kitapta felsefi yönden baktığımızda güzellik algısının kişiden kişiye değişebileceğini düşünürsek güzellik tanımının ucunu açık bırakarak herkes için ortak bir güzellik algısı sunduğundan ötürü kitaba bir miktar kızgınım. Her neyse. Öncelikle sizi baş karakterlerden biriyle yani seri katille tanıştırmadan önce seri katillerin en temel özelliklerinden kısaca bahsetmek isterim ki bu özelliğe çoğu polisiye kitabında rastlamanız mümkün. Seri katiller yapmış oldukları şeyleri, bir görev bilinci ile yaparlar. Bu görev genellikle onlara tanrı dedikleri üstün bir güç tarafından verilmiştir. Kendilerinin toplumdaki herkesten farklı, üstün ve seçilmiş olduklarına inanırlar. Tanrı ile konuştuklarını zannederek ayinler yaparak tanrıya kurban verirler öldürdükleri kişileri ve bununla huzur bulduklarına inanırlar. Bu kitapta işte tam böyle bir ruh hastasının psikolojisi insanlara bakış açısı, ruhi durumu öyle güzel anlatılmış ki başarılı bir polisiye okuduğunuzu hissediyorsunuz.

Kitaptaki seri katili gözümde canlandırırken Ted Bundy'i hayal ettim.

    Ben şahsen psikolojik hastalıkları, şizofreni, bipolarlık gibi psikotik hastalıkların insanın zihnine neler yapabileceğini merak eden bir insan olarak kitapta bunun çok güzel şekilde aktarıldığını düşünüyorum. Yazarın muhtemelen bu kitabı yazarken bununla ilgili detaylı araştırmalar yaptığı belli oluyor. Bir şizofreni hastasının akılndan neler geçtiği gözler önüne başarı ile serilmiş. Onların iç dünyasını kitap güzel şekilde yansıtmış, konuşurken kurdukları biz okurların bile anlamadığı cümleler, yazdıkları şiirlerde daldan dala atlayan milyonlarca düşünce kargaşası kafalarının içinde neler olup bittiğini güzel şekilde görmemize olanak sağlıyor.

[Spoiler] 
     Kitapta hoşuma gitmeyen noktalardan biri cinayet olaylarını çözmek için polisler, FBI gibi ellerinde milyonlarca imkanı olan kişilerin elinden hiçbir şey gelmeyip de Akıl Hastanesi’ndeki üç hastanın tüm olayları çözmesi bana biraz zorlama ve saçma geldi. Hele ki birisinin bunları sadece medyumsal yetenekler ile yapması. Sanki bir büyü yaparak pat diye hiç kimsenin çözmeyi beceremediği olayları kolayca çözmesi saçma gözüktü. Katilin sadece baş karakter olan Brad’in etrafındaki insanlara saplantılı olması ve koskoca polis memurlarını ya da hastanedeki güvenlik görevlilerini elini kolunu sallayarak öldürmesi ve uzun süre yakalanmaması da ilginç bir detaydı. Bir de tüm bu hengamenin ortasındaki garip duygusal gelişmeler. Paradise ile Brad aşkı çoğu yerde katilden, yaşanan cinayetler ve aksiyondan çok daha ön planda idi ve bir an aşk romanı okuyorum falan zannettim. Bu aşka gerek var mıydı gerçekten?
[Spoiler Sonu] 

 

    Polisiye yönü çok ağır basmasa bile güzel bir gerilim kitabı idi. Kitapta ön planda olan birden çok karakterin gözünden anlatılan akıcı kitaptaki ruhsal tahlilleri çok başarılı buldum üstelik kitabın öğretici yönü de oldukça yüksekti. Yüksek puanı sırf bunun için veriyorum yoksa kurguda boşluklar ve saçmalıklar olduğunu ifade etmiştim. Okunmaya değer olduğunu düşünüyorum. İyi okumalar diliyorum! :)


Alıntılar
Hiçbir zevk, zihnin kendini eğlendirme gücünden daha iyi olamazdı.  
Başka birini anlamak, kısmen insanın kendini keşfetmesinden geçiyor.
Delilik ve dâhilik arasında çok ince bir çizgi mevcut.

Ne yazık ki dünya. Tanrı’nın bize verdiği en büyük zekalardan bazılarını alıp kafeslere kilitledi. Çoğu parlak zekalı ya da yaratıcı insan, sıradan insanlara garip göründü. Dâhiler hemen her zaman toplumdan dışlanırlar. Zekilerle çocuk bahçelerinde alay edilir. Onlar dünyayı bizlerden farklı görürler ve bunun için de dışlanırlar. Hemen hepsi en azından yalnız bırakılır, en kötü ihtimalle de bir yere kapatılır. Statükoyu cesaretlendirmek ve hayata farklı gözlerle bakanları dışlamak insan doğasındandır. 
İkiyüzlülük bir tür akıl hastalığıydı. Tıpkı akıl hastaları gibi, ikiyüzlüler de kendi hastalıklarını göremezlerdi.
Ona aşık değildi. Bu çok ileri gitmek olurdu. Ancak eğer aşık olmak dedikleri his buysa, bunun uğruna bu kadar çok kişinin kendini riske atması anlaşılır bir durumdu.

 Puanım

25 Ekim 2017 Çarşamba

Dizi Önerisi #3 : Shameless | Öneri Atölyesi

Orijinal Adı: Shameless
Yönetmen: Mark Mylod, Christoher Chulack, Mimi Leder
Yapımcı: Paul Abbott
Oyuncular: William H. Macy, Emmy Rossum, Ethan Cutkosky, Jeremy Allen White, Emma Kenney, Cameron Monaghan, Brenden Sims, Shanola Hampton, Steve Howey, Isidora Goreshter, Noel Fisher, Justin Chatwin
Mekanlar: South America, Chicago, Racine Ave, Illionis,
Kanal: Showtime
Yayın Tarihi: 9 Ocak 2011 - Halen Devam Ediyor
Sezon Sayısı: 7
Bir Sezondaki Bölüm Sayısı: 12
Bölümlerin Uzunuğu: 50 Dakika
IMDB: 8.7/10
  
   Herkese merhaba değerli arkadaşlar! Uzun zamandır ara vermiş olduğumuz ‘Öneri Atölyesi’ köşemize harika bir dizi ile devam ediyorum: Shameless. Hepiniz adını bir yerlerden duymuşsunuzdur muhtemelen. Zaten ülkemizde yeni çıkan bir dizi olan, başrollerini Hazal Kaya ile Burak Deniz’in paylaşmış olduğu “Bizim Hikaye” isimli dizi de bu filmin uyarlaması (güya) olarak çıkarıldı. Bundan sonra duymayanlarda diziyi duymuş oldular. Hazır yeni sezona da sayılı günler kalmışken bu diziyi sizlere tanıtmak için hazırlamış olduğum yazıyı sonuna kadar okumanızı rica ediyorum. Okuduktan sonra daha izlemeden seveceğinizden eminim. J


  Ben bu dizi ile lise dönemimde tanıştım. O zamanlar tam hatırlamıyorum ama CNBC-E veya E2 kanallarından birinde görmüştüm ilgimi çekmişti. Sonra internetten izlemeye kalkmıştım. Kesilmemiş sahneleri ile gördüğümde hoşuma gitmemişti, bana biraz ağır ve terbiyesizce gelmişti. İzlemeyi kesmiştim ilk 3-4 bölümden sonra. Başka dizilere devam etmiştim. Sonra nasıl olduysa üniversite döneminde içimdeki asi kız uyanıverdi ve bir kez daha izlemek istedim. Ben izlemek istediğimde 7 sezon birikmişti ve bunu yaklaşık 2 seneye yayarak izledim. Bu süreçte diziye bağlandım ve “zamanında neden bırakmışım bu dizi bir harika dostum!” deyiverdim içimden. Cidden izlemeye değer, her izlediğimde ayrı bir keyif aldığım diziydi.


    Bazılarınız bana kızabilirsiniz, özellikle dizinin içeriğini az çok biliyorsanız. Dizinin büyük çoğunluğunun (%85 gibi bir oranının) müstehcen sahnelerden ve cinsel içerikli olaylardan oluştuğunu biliyorum. Zaten adından da belli; Shameless.  Ama diziyi sırf bu yönüyle değerlendirmek çok sığ bir değerlendirme olacaktır. Bu dizi Türkiye’de yüksek oranda izleniyor ve bunu izleyenler sadece böyle cinsel içerikli dizilere düşkün, rahat insanlar diyemeyiz. Çünkü diziyi kim izlerse izlesin kendine bağlama kapasitesi var ve bu yönünü cinsellik falan sağlamıyor.  Dizinin doğallığı sağlıyor. Biz hepimiz Amerika’yı kitaplarda ve filmlerdeki gibi efsanevi bir yer olarak hayal ediyor olabiliriz ama bu dizi Amerika’nın “Getto” dediğimiz varoş yerlerinde yaşayan yoksul halkın çektiklerinden tutun da, Özgürlüklerin Ülkesi Amerika’nın çarpık, ahlaksız, düşkün yönlerini de gözler önüne sürüyor. Amerika’da gerçek yaşamda görebileceğiniz, köşe başı dilencilerinden fahişelere, uyuşturucu bağımlılarından çocuk annelere kadar her şey olduğu gibi yansıtılıyor. Genç-yaşlı herkesin bizim üç öğün çay içtiğimiz gibi içki içmesi, ergenliğe girer girmez seks hayatına girilmesi gerektiğinin düşünülmesi, gayrimeşru çocuklar, alkol ve uyuşturucu bağımlılığı, fakirlikten ötürü hırsızlık ve fırsatçılık gibi kötü yollara başvurma veya çok düşük ücretli de olsa zor işlerde çalışma, eşcinsellik, ensest, aile sorunları gibi Amerika’nın bünyesini oluşturan olaylar da dizide olduğu gibi aktarılmış. Aynı zamanda kapitalizme yönelik sahneler, her yerde fakirlerin dışlanıp zenginlerin torpillerinin ön planda olması, ırkçılık, rehabilitasyona olan talep, göçmen kaçakçılığı, fakir mahallelerindeki yerlerin satın alınıp starbucks gibi zenginlerin gidebileceği yerlere dönüştürülerek fakir insanların mahallelerinden kovulmaları gibi güncel sorunlar dizide önemli bir yer kaplıyor.  Bu özelliklere daha da mükemmellik katan oyuncuların performansları aynı zamanda. Hepsi rollerini öylesine güzel oynuyorlar ki karakterler ile bütünleşiyor ve empati kurabiliyorsunuz.


   Kısaca konudan da bahsedelim. Amerika’nın Güney Yakası’nda küçük bir getto semtinde sefalet ve türlü kötülüklerin hüküm sürdüğü bir mahallede, aileleri tarafından terk edilmiş ve önemsenmeyen 6 kardeşin hikayesi konu ediniliyor.

  Bu altı kardeşin en büyüğü olan Fiona Gallagher, en büyük olan olduğu için, kendi hayatı ile ilgili okul-meslek-evlilik gibi hayaller kurmayı bırakıp kendini tamamen beş kardeşinin sorun ve ihtiyaçlarına adamış durumda. Dizide Fiona ile ilgili en sevdiğim şeylerden birisi çok doğal ve başarılı bir oyuncu olması. Duygusal ve bunu gereken sahnelerde çok iyi gösteriyor. Ağlamaları çok gerçekçi, bakışları duygularını yansıtıyor. Doğallığına ayrı bir bitiyorum. Öyle bizim dizilerdeki gibi beş kuruşu olmamasına rağmen her gün farklı kıyafet giymekmiş, yataktan kalktığında makyajlı ve saçları yapılı uyanmakmış böyle şeyler yok. Hatta çoğu bölümde makyajlı olduğunu bile düşünmüyorum. Zaten giydiği montu 5 sezondur üzerinde gördüğüme yemin edebilirim.

   
Fiona’nın bir küçüğü olan Phillip namı diğer Lip ise tamamiyle dâhi. Ama zekasını çok yanlış yerlerde kullanıyor ve harcanıyor resmen. Çevresindeki herkes onun neler başarabileceğinin farkında. Kendisi hariç. Aile sevgisi görmediğinden mi bilinmez çok duygusal bir yapısı var ve hemen bağlanmaya meyilli. Ama aynı zamanda hayata karşı güçlü bir duruş sergiliyor.



 Ian ise bizim tatlı homoseksüel kızılımız. O da hayatta başına gelebilecek en kötü şeylerden birisiyle mücadele ediyor. Annesinden ona geçen bir hastalık ve çevreden gelen eşcinsellik baskısı. Hayatta olduğu ve olmak istediği kişi arasında bir arayış içerisinde.



Debbie’ye gelince masum ama bir o kadar da kurnaz bir kız kendileri. Çevrenin dolduruşuna çabuk gelebilen, kararsız kişiliğine rağmen bir şeye tutunduğu zaman hakkını vererek işini yapıyor, fedakar bir karakteri var. Ergenlikten sonra biraz asi ve inatçı olmuş olsa da kalbimde ayrı bir yeri var.
   


Carl ise tam benim adamım. Tehlike seven psikopat bir karakter. Yangın çıkarmak, banka soymak gibi çılgınca fikirler ondan çıkıyor. Gangsterden uyuşturucu satıcısına, sadık bir sevgiliden soyguncuya, askerden hapishane mahkumuna kadar her türlü şekle büründü küçük zibidi. Ah kerata şey! En sonunda ne istediğini buldu ya önemli olan o.

Ve son kardeş, ailenin tek siyahisi şeker mi şeker Liam. Dizinin başından beri en masum ve beladan uzak duran, sessiz Gallagher’dır kendileri. Dizide bebekti şimdi koskoca adam oldu resmen.


 Birde bu ailenin sürekli içki içmek ve sadece çıkarları söz konusu olduğunda eve ve çocuklarına dönen ilgisiz babası ayyaş Frank var ki ona da bayılmıyor değilim. O kadar iyi bir oyuncu ki yaptığı tüm pislikliklere rağmen ona sizin de bayılacağınızdan eminim. Hiç çalışmamasına rağmen para kazanıp hayatını devam ettirmenin bir yolunu buluyor kerata. Kimi zaman bacağını kırıp sigortadan para alıyor, kimi gün uyuşturucu pazarlıyor, kimi zaman dilenci kılığına giriyor. Bu parayı elbette evlatlarına veriyor değil. İçkiye, eğlenceye veriyor. Anı yaşamak deyiminin somut hali, bu hayata bir kez gelmişsen bunu sonuna kadar yaşamalısın, ne istersen ne zaman istersen ve kiminle istersen yapmalısın felsefesi hâkim onda. Aynı zamanda zehir gibi kafası var.

  Frank’in eşi ve çocukların annesi Monica ise bipolar hastalığından muzdarip ve sabit bir hayata tutunamıyor. Çocukların ve Frank’in hayatında bir oluşup bir kayboluyor. Kimseye kasten zarar vermek istemese bile kişiliği ve hastalığı yüzünden çevresine sürekli ıstırap veren cinsten bir insan.



Daha Kev, Veronica, Mickey, Sheila, Svetlana gibi birçok karakter var ama onları da anlatırsak yazı uzayacak. Onları sizin hayal gücünüze bırakıyorum.


   İşte Shameless ailesini size pek de kısa sayılmayacak bir yazı ile tanıtmış oldum. Bir içine girdiğinizde bağımlısı olacağınız, bitirdiğinizde üzüleceğiniz, sizden bir parça olacak, her karakterde kendinizi bulacağınız bir aile. Bu Türkiye’deki versiyonu gibi tamamen dramdan oluşmuyor. Dram bayağı geri planda açıkçası. Daha çok komedi, aşk, macera ağırlıklı. Hem gülüp eğleneceğiniz, hem bir şeyler öğreneceğiniz, hem de yeri gelince ağlayıp üzüleceğiniz bir dizi arıyorsanız Shameless ile tanışmanızı öneririm. Aşağıya da hoşunuza gidecek bir fragman bırakıverdim. Sevgiyle kalın. J

24 Ekim 2017 Salı

Siddhartha - Hermann Hesse | Kitap Yorumu


Orijinal Adı: Siddhartha
Seri: Yok
Yayınevi: Can Yayınları
Sayfa Sayısı: 148
Baskı Yılı: 2013
Goodreads Puanı: 3.99  (426,589 Oy)

Arka Kapak Yazısı

"Genel olarak herkesçe kabullenilmiş Buddha imgesini aşan bir Buddha yaratmak, daha önce eşine rastlanmamış, büyük bir başarıdır. Siddhartha, benim gözümde, Kutsal Kitap'tan kat kat üstün bir ilaçtır..." 20. yüzyılın en büyük romancılarından Henry Miller'a bu sözleri söyleten Siddhartha, 1946 Nobel Edebiyat Ödülü sahibi Alman yazar Hermann Hesse'nin baş­yapıtıdır. I. Dünya Savaşı'nı izleyen yıllarda insanları yaşamlarını yeniden kurmaya çağıran, Doğu gizemciliğini yücelten Siddhartha, kuşaklar boyunca neredeyse bir "kutsal kitap" gibi okunmuştur. Siddhartha'da Buddha'nın yaşamının ilk yıllarını şiirsel bir üslupla anlatan Hesse, insanın öz benliğini bularak uygarlığın yerleşik biçimlerinden kurtulmaya çalışmasını işler. "Bu kitapta," der, "tüm dinlerde, insanların benimsediği tüm inanış biçimlerinde ortak olan yanı, tüm ulusal ayrımları aşan, tüm ırkların, tüm bireylerin benimseyebileceği şeyi yakalamaya çalıştım."


Yorum

  Kitabı bitireli bir kaç gün olsa da yorum yazmaya yeni vaktim oluyor, bu sırada kitap da zihnimde daha bir yerine oturdu sanki.

  Siddhartha bir arayışın kitabı. Siddhartha, genç yaşta gerçeği ve hayatın sırrını, mutluluğu aramak için evden ayrılıyor ve büyük arayış başlıyor. Hesse, Siddhartha karakteri ile hayatı ve insanı bir çok açıdan inceliyor. Bizde karakterimizin yaşadıkları ve arayışı ile hayatın farklı yollarını inceliyor ve arayışa ortak oluyoruz.

  Yazar Buda felsefesine olan ilgisini ve düşüncelerini bu kitapta toplamış. Size bir çok görüşü ve görüşlerdeki boşlukları  göstererek, sizi Buda felsefesine götürüyor. Ve bu konuda da oldukça başarılı, kitapta her görüşten insanın kabul edeceği bir çok gerçek var ve bunlar okura çok güzel sunulmuş. Özelliklere sonlara doğru kitabı daha çok sevdim, bir kitabın sonu zihninizde yer edeceği şekli büyük ölçüde belirler ve Siddhartha'nın sonunu da bu açıdan oldukça başarılı buldum. Kitabı bitireli günler olsa da sonda verilen mesajlar sık sık aklıma geliyor. Siddhartha bana çok şeyler katıp düşüncelere sürüklemedi ancak bazı noktalarda düşüncelerimin yeniden üzerinden geçmem için bir fırsat sunmuş oldu, etkileyici bulmasam da hoşuma giden noktaları oldu.

Puanım


22 Ekim 2017 Pazar

Metro 2033 (Metro #1) - Dmitry Glukhovsky | Kitap Yorumu

Orijinal Adı: Metro 2033
Seri: Metro #1
Sonraki Kitap: Metro 2034
Yayınevi: Panama Yayınları
Sayfa Sayısı: 568
Baskı Yılı: 2010
Goodreads Puanı: 3.98  (24,179 Oy)


Arka Kapak Yazısı
   Moskova Metrosu'ndaki Sırrı Keşfetmeye Hazır mısınız? Rusya'da 1 Milyon Kişi Okudu, 25 Dile Çevrildi Haritalarıyla.

   Yıl 2033...Nükleer savaş sonrası enkaz haline gelen dünyada insan soyu neredeyse tükenmiş, radyasyon yüzünden kentler yaşanamaz halde. Hayatta kalan birkaç bin kişi yeraltına, dünyanın en büyük nükleer sığınağı olan Moskova Metrosu'na sığınıyor.

   Burası insanoğlunun son kalesi.

   Yeraltındakiler için en büyük tehlike Karaderililer. İstasyonlar mini devletlere bölünmüş. İdealler, dinler, temiz su filtreleri gibi nedenlerle bir araya gelmiş halklar. Duygular yerini içgüdülere bırakmış.

   Tek bir amaç var: Ne pahasına olursa olsun hayatta kalmak.

   Genç Artyom'a yaklaşmakta olan karanlık tehlikeye karşı halkı uyarması için Metro'nun kalbi, "Polis" istasyonuna gitme görevi verilir. Metro'nun kaderi belki de tüm insanlığın kaderi Artyom'un elindedir artık.

   Moskova metrosu, romanda anlatıldığı gibi labirente benzer, büyüklüğü ve hatları tam olarak bilinmeyen bir gizemdir. Metroda, devlet ve gizli servislere ait yüzden fazla gizli yeraltı sığınağı bulunur. Sovyetler Birliği döneminde liderleri korumak ya da ülkeden kaçırmak için yapıldığı söylenen Metro-2, Moskova metrosunun bir parçası ve en ünlü efsanelerinden biridir. Esin kaynağı olduğu çok sayıda mit ve şehir efsanesi vardır.


Yorum
   Merhaba sevgili kitap severler! Yepyeni bir kitabın daha sonuna gelmiş bulunuyoruz. Çoğunuzun bir yerlerden ismini duyduğunu düşündüğüm, ünlü bir kitap bu: Metro 2033. İsminden de anlaşılacağı üzere günümüz dünyasından çok farklı yıllar sonraki dünyayı konu ediniyor. Gerçi böyle kuru kuru da tanımlamamak lazım kitabı. Dünyanın bundan yıllar sonraki halini ve basit bir yeraltı distopyası beklerken, içinde siyasetten tarihe, bilim kurgudan fantastiğe, gerilimden polisiyeye kadar bir çok karışık türün örneklerini barındıran bir kitaptır kendileri. Kitap “turşu” gibi olmuş tabiri caizse, yazar ne bulduysa katmış kurgunun içine. :)

   Olaylar Moskova metrosunda geçiyor. İnsanların sebep olduğu kirlilikler ve radyasyon sonrası yeryüzünün yaşanılmaz hale gelmesi üzerine insanlar radyasyonun ve dünyada radyasyon sonrası mutasyona uğrayan varlıkların olumsuz özelliklerinden kaçmak üzere yeraltı metrosuna sığınırlar ve kendilerine orada yepyeni bir dünya kurarlar. Yeryüzünden mümkün oldukça şeyi ise yanlarında götürürler yaşamlarına devam edebilmek için. Yaşamak için yiyecekler, beslemek ve yararlanmak için hayvanlar ısınmak için sobalar ve odunlar… Buna rağmen yanlarında götüremedikleri şeyler de vardır. Örneğin; güneş ışıkları, tertemiz oksijen, ağaçlar… Ancak yeryüzünde onları bekleyen tehlikenin yanı sıra yeraltının karanlık dünyasında da birtakım tehlikeler insanları rahat bırakmamaktadır. İstasyonların koruyucusu olarak görevlendirilen savaşçılar, bir yandan yeraltı tünellerine sızarak onları öldürmek isteyen yer üstü canavarlarına karşı mücadele verirken bir yandan dilden dile dolaşan ve efsane mi gerçek mi olduğu bilinmeyen karanlık tünellerde yaşayan ruhlar, dev sıçan ve solucanlar gibi değişik mutasyona uğramış yaratıklara karşı savaşmaktadırlar. İşte tüm bu paranormal olayların tam ortasında, önünde çok önemli bir görev ve yeraltı dünyasını kurtarmanın sorumluluğunu sırtlanmış bir kahraman olan Artyom bulunmaktadır.


   Hikayeyi kısaca özetledim. Baş karakter olan Artyom’un iç dünyasının kitapta çok güzel aktarıldığını söyleyebilirim. Onun korkuları, iç dünyasında yaşadığı şaşkınlıklar, sorular, kafa karışıklıkları, rüyaları çok güzel tasvir edilmiş. Ancak yine de karakteri çok benimseyip sımsıkı bağlanamadım ve bu yüzden kitabı içime sinerek okumadım pek. Başlarda güzel ve gizemli bir kitap olarak ilerliyor. Kitapta en arka ve en ön sayfada metro istasyonunu gösteren detaylı bir harita var. Buna bakarak kitabı ve karakterlerin yaşadığı maceraların nerede nasıl geçtiğini gözünüzde canlandırmak daha kolay oluyor. Bu kitabı orijinal kılan bir yön olmuş. Ancak yine de kitapta çok karmaşık gelen, anlamakta zorlandığım ve birkaç kez okuduğum yerler oldu. Sanırım yazar kafasında bir dünya yaratmış ve bu dünyayı gerçek dünya ve gerçek dünyadaki yıkımlar, savaşlar, siyasi bölünmelerle kitaptaki dünyadaki karakterler ve çatışmalarla alegorik yolla özdeşleştirmeye çalışmış. Siyasi yönü de ağır basan kitap bu yüzden Metro. Ancak bunu biraz karmaşık olarak yaptığı için kitapta kimler kimin düşmanı, olaylar neden farklı yerlerde farklı işlenmiş okurken insan anlayamıyor. Gerçi yazar bunu daha açığa kavuşturmak için sayfa altlarına dipnotlar serpiştirerek çaba sarf etmiş ama yazarın vermek istediği mesaj için yeterli olduğunu düşünmüyorum. Mutasyona uğramış canavar fikrinde bir sorun görmesem de yazarın çok fazla fantastik ögeye başvurmuş olması da biraz itici geldi bana. Yine de dünyanın olası sonunu, nükleer felaketi ve yeraltı dünyasını çok iyi kurguladığını düşünüyorum.


   Kitapta üçüncü bakış açılı anlatım vardı çok akıcı olmasa bile güzel bir dili vardı. Bazı yerlerde okurken kopukluk hissettim özellikle diyaloglar arasında bağlantı sorunları oluyordu. Kitap belli yerlerde çok meraklandırıp akıp gidecek kadar sürükleyici, belli yerlerde ise tıkanıp kalıyor ve bir türlü ilerlemiyordu. Kitaba vereceğim puan konusunda da kafam karışık bu nedenle. Ancak sonu farklı ve merakta bırakacak şekilde bitti. Hem iki kitabı birden almıştım bu yüzden ikincisini de en kısa zamanda okurum diye düşünüyorum. Karmaşık, farklı ve özgün bir distopya sevenler için önerebileceğim türden bir kitap. Herkese bol kitaplı günler. :)


Alıntılar
Kim bir ömür boyu karanlığa bakacak kadar cesur ve kararlıysa, ilk umut ışığını o fark edecektir.
İnsanoğlu, diğer canlılardan çok daha iyi bir katildi.    
 Zaman bir cıva gibidir: Onu küçük parçalara bölmeye kalktıkça, anında yeniden toparlanacak, bütün haline gelecek ve şekilsiz bir hal alacaktır.  
Bazı şeyler vardır ki, yapmak istemezsin, bir daha yapmamaya yemin edersin, kendine yasaklarsın ama sonra her şey kendiliğinden oluverir. Üzerinde daha fazla düşünmeyi beceremezsin, düşünme merkezin iyice boşalmıştır, geriye sadece kendini hayretle izlemek kalır, suçun olmadığına inanmışsındır ve sonra her şey kendiliğinden yaşanır.
İnsanı tek şey çıldırmaktan kurtarabilirdi: Bilmemek.
Ölüm korkunç değildi, korkunç olan onu beklemekti.
İnsanlar ona göre karmaşık bir makineydi; önce gıda ürünlerini yok eden sonra da bok üreten bir makine…


Puanım