25 Eylül 2017 Pazartesi

Ölüm Oyunu - Koushun Takami | Kitap Yorumu

  
  Orijinal Adı: Battle Royale 
Seri: Yok
Yayınevi: Pegasus Yayınları
Sayfa Sayısı: 624
 Baskı Yılı: 2014
Goodreads Puanı: 4.24  (41,574 Oy)


Arka Kapak Yazısı
Varoluş ile vicdanın mücadelesi:
Bir adaya hapsedilmiş
21 kız ve 21 erkek öğrenci.
Şiddet dolu, kâbus gibi bir oyun.
Onlarca silah, psikolojik bir savaş
ve tek bir kazanan…

   Totaliter Büyük Doğu Asya Cumhuriyeti, halkı baskı altında tutmak için her sene acımasız bir askerî program düzenlemektedir. Bu doğrultuda ıssız bir adaya götürülen lise öğrencilerine rastgele silahlar verilmekte ve kuralları çiğnediklerinde patlayan tasmalarla, geriye tek kişi kalana kadar birbirleriyle mücadele etmeleri beklenmektedir…

   Modern Japon edebiyatının klasikleşmiş eserlerinden sayılan ve aman vermez günümüz dünyasında hayatta kalmanın anlamına dair çok güçlü bir alegori olan Ölüm Oyunu, şiddet kavramını baş döndürücü bir gerilimle işliyor.



 Yorum
   Bu kitabı okuduğum için biraz şaşkınım aslında. Önyargılarım olduğundan değil ama öncelikle Japon yazarlara daha önce pek ilgi duyup bir eserlerini okumamıştım. Genelde mangaları ve animeleri iyi olduğu için japon bir yazar okuyacak olursam manga okurum diye düşünüyordum. Hemde korku-gerilim tarzı kitaplar pek ilgimi çekmiyordu. Her yazarın gerilimi iyi olmuyor. Gerilim türü bir şey okuyacak olursam bunu Stephen King, Jean-Christophe Grange, Tess Gerritsen gibi yazarlardan okumayı tercih ederim diye düşünüyordum. Ama arkadaşımın elinde görüp bir de benim hoşuma gitti diye övünce bir tadına bakayım diye başladım ilk sayfalar sarınca yarım bırakmak istemedim ve nihayetinde bitirdim.


   Kitapta çok fazla karakter vardı. Bu yüzden kitabın ilk yarısında heyecanlı ve güzel gitse bile kitap belli noktadan sonra tekrara düşüyor gibi geldi, git gide tahmin edilebilir olmaya başladı buda okurken beni sıktı biraz açıkçası. Gereksiz yere uzatılmış yerler vardı. Kitap konusu olmaktan çok gerilim-korku türünde bir film olmaya müsait bir eserdi. Özgün yerlere rastlamadım değil. Yazarın kültürel birikiminin izlerini görmek mümkündü. Ama genel hatları ile sanki biraz Açlık Oyunları tarzında esinlenmeler görülüyordu. Distopik bir konusu olmakla birlikte bilim-kurgu tarzına hitap eden yönleri de vardı kitabın.

Düzeni sağlamanın en iyi yolu ortamda tek bir kralın olmasıydı.
   Kitap lise öğrencilerini konu alıyor. Gerçekçi bir bakış açısı ile günümüz lise öğrencilerinin durumunu çok iyi yansıtmış. Hepsi ergenliğinin zirvesinde, duygularını çok yükseklerde yaşayan, düşmanlığa savaş ve rekabete hazır 42 genci konu alıyor kitap. Kitap çok detaya girmese bile hepsinin hayatına karakteristik özelliklerine şöyle bir değinmeden geçmiyor. Ağırlıklı olarak o adadaki mücadeleleri, planları, ittifakları, hainlikleri konu alınıyor. Hayatta kalma mücadelesi içinde insanların, özellikle gençlerin ne kadar vahşileşip şiddete eğilim gösterebileceği çok güzel işlenmiş. Özgün, hoşuma giden karakterler oldu. Bazı karakterler ise çok gereksiz gelmişti, yazar da bu kadar karakterli bir kitap yazma kararı ile bir hata yapmış olmalı onca karakterin her birine farklı farklı özellikler yüklemek biraz zor, ister istemez tekrara düştüğü veya saçmaladığı noktalar olmuş. Keşke karakter kadrosunu biraz daha dar tutsa imiş. Ufak sürprizler, sağ gösterip sol vurmalar olmadı değil ama sonu beni pek şaşırttı diyemem. Yine de gerilim-distopya severler ve Açlık Oyunları gibi kıyasıya mücadele isteyen okurlar için gayet de gideri var kitabın. Herkese bol kitaplı günler dilerim. :)

Puanım

24 Eylül 2017 Pazar

Cennet Ateşi Şehri (Ölümcül Oyuncaklar #6) - Cassandra Clare | Kitap Yorumu

   Orijinal Adı: City Of Heavenly Fire
Seri: The Mortal Insruments  #6
Önceki Kitap: Kayıp Ruhlar Şehri
Yayınevi: Artemis Yayınları
Sayfa Sayısı: 800
Baskı Yılı: 2014 
Goodreads Puanı:4.48  (206,247 Oy)


Arka Kapak Yazısı
Siyah, gece boyu avlanmanın rengi

Beyaz, ölümün ve yasın

Altın rengi, gelinlikler içindeki bir gelinde güzel

Ve kırmızı, büyüyü tersine çevirmeye özel

- Gölge Avcısı Çocuk Şiiri

    Dünyayı sarsan kült seri “Ölümcül Oyuncaklar”ın merakla beklenen bu baş döndürücü finalinde, Clary ve arkadaşlarışimdiye dek karşılarına çıkan en acımasız düşmanla savaşacak: Clary’nin ağabeyi.Sebastian Morgenstern çoktan harekete geçti. Cehennem Kupası’nın gücüyle Gölge Avcıları’nı karanlık avcılara dönüştürüyor. Aileleri ve âşıkları birbirinden ayıran bu karanlık yaratıklarla Sebastian’ın ordusu gitgide genişliyor.

   Köşeye sıkışan Gölge Avcıları, Idris’e çekilse de Alicante’nin meşhur iblis kuleleri bile onları Sebastian’ın gazabından uzak tutacak güçte değil. Üstelik Ne filimler, Idris’te kapana kısılmışken dünyayı iblislerden kim koruyacak?

   Ne flimler’in hayal bile edemeyeceği kadar büyük bir ihanet açığa çıkarken Clary, Jace, Isabelle, Simon ve Alec’in kaçmaktan başka çaresi yok. Daha önce hiçbir Gölge Avcısı’nın ayak basmadığı ve giden hiçbir canlının geri dönemediği iblis topraklarının derinliklerine yolculuk etmek zorunda kalsalar da...


Yorum
   Nihayet sürünerek de olsa koskoca seriyi çok şükür ki bitirdim. Normalde bunun gibi fantastik aşk romanları hemen akar gider ama ben sadece otobüsten otobüse e-kitap olarak okuduğum için bitirmem biraz zaman aldı. Belki de sırf böyle süründürerek okuduğum için çok da tadını alamadım kitabın. En azından serinin diğer kitapları kadar sevemedim. Serinin ilk kitabından sonuna doğru beğenme oranım düzenli bir şekilde azaldı diyebilirim.

   Kitapta çok fazla olay sığdırılmaya çalışılmış ama bu kurgu kargaşasına sebep olmuş. Sürekli kitabı aksiyonlu yapayım derken yazar biraz fazla abartmış diye düşündüğüm yerler oldu. Spoiler vermek istemiyorum ama kitabın gidişatı ve sonunda olanlar beni pek şaşırttı diyemem. Öngörülebilir sonlardan nefret ediyorum! Ama yazarın birtakım şaşırtmacalar yaptığı noktalar oldu. En azından herkes mutlu ve amacını elde etmiş diyebileceğimiz bir klişe yoktu. Simon’ı bu kitap daha çok sevdim. Çekici bulduğum Sebastian’a yani Jonathan’a ya da adı her neyse ona biraz daha sempati duyduğum yerler oldu. Özellikle kitabın son sayfalarına doğru bir an Jace’ciliği bırakıp Sebastian’cı olmama ramak kalmıştı. Jace’in özgüvensiz halleri ve ezilmiş çocuk psikolojisi artık feci sıkmaya başlamıştı beni ve Sebastian bir kaçış olmuştu bana. :)


     Kitaba farklı farklı çok fazla karakter katıldı. Etraftan aldığım duyumlara göre bazıları yazarın önceki serisi Cehennem Makineleri içinde yer alan karakterler olduğu için iki seri arasında bir köprü kurulmuş oldu. Ama onlarla ilgili bazı yerlerin çok fazla uzatıldığı ve içimi sıktığı gerçeğini göz ardı edemem. Belki bu Ölümcül Oyuncaklar Serisi’ni okumadan önce diğer seriyi okuyanlar için sorun olmamıştır ama ben onlar kadar severek okumadım o karakterlerin bölümlerini. Yani tavsiyem bu kitabı henüz okumamış olanların bu seriyi beklemeye alıp daha kısa bir seri olan Cehennem Makineleri serisini araya sıkıştırmaları. En azından bunu yapmak kitabın azımsanamayacak kadar bir kısmını daha çekilir kılacaktır.


   Kitap akıcı ve üslup güzeldi. Diyalogların doğallığı hoşuma gidiyordu. Özellikle Magnus Bane’in alaycı ve sempatik konuşmaları cidden haz alarak okuduğum yerlerdi. Ancak çeviri de yadırgadığım yerler olmadı değil. 5 kitaptır “stel” olarak okuduğum şey bu kitapta “mızrakçık” olarak çevrilince onun farklı bir şey olduğunu düşündüm ve uzun süre adapte olamadım. Sessiz Biraderler gibi başka birtakım çeviri hataları da olmasa gerçekten daha iyi olurdu. Gereksiz yere uzatılmış olsa bile, son 3 kitap biraz ağır ilerlese de yine de okuduğuma değdiğini düşünüyorum. Bu tür serileri sevenler hemen okumalılar. Bende ne zaman kısmet olur bilmiyorum ama Cehennem Makineleri’ni de yakın zamanda okumayı düşünüyorum. Herkese bol kitaplı günler. :)


Alıntılar
Zamanın silemediği anılar vardır. 
Sonsuzluk kaybı unutturmaz, sadece daha katlanılır kılar. 
Silahlar kırılıp tamir edildiği zaman, tamir gördükleri yerler daha güçlü olabilir. Belki kalpler de aynıdır. 
Bazen bir şeyleri yeniden kazanmak için her şeyini kaybetmen gerekir ve kaybetmenin verdiği acı ne kadar büyükse yeniden kazanmak da bir o kadar tatlıdır. 
Tuhaf, diye düşündü. Kendini hep cesur bir insan olarak düşünmüştü. Ölümsüz bir hayat yaşamak ve yüreğinle zihnini yeni deneyimlere, yeni insanlara kapatmamak cesaret gerektirirdi. Zira yeni olan şey hemen hemen hep geçiciydi. Ve geçici olan insanın kalbini kırardı. 
Düştüğün zaman olan budur. Sende pırıl pırıl olan her şey karanlık bir hal alır. Bir zamanlar ne kadar zekiysen o kadar kötü olursun. Uzun bir düşüştür bu. 
Bildiğim ve sevdiğim her şeyi terk ettim. Belki tam olarak terk etmedim ama kendimle daha önceki hayatım arasına bir cam duvar ördüm. Onu görebiliyor, fakat dokunamıyordum, bir parçası olamıyordum.


Puanım

23 Eylül 2017 Cumartesi

GERİ DÖNÜŞ

 

  Tüm kitap severlere selam olsun Görüşmeyeli uzun zaman oluyor değil mi? Hayat şartları, koşuşturma okulun zorluğu, iş ve çalışma derken bloga yazmaya yazmaya bu sıcacık ortamdan, bu zevkli hobimden soğumayı ve uzaklaşmayı nasıl kendime yedirebildim, nasıl kabullenebildim gerçekten şaşırıyorum.
   
    İnanın çok kitap okuyamadığım bir yaz geçirdim, reading slump denen zorlu bir kitaplardan uzaklaşma sürecim oldu ki bu çok tuhaf bir şey. Hani deli gibi sevdiğiniz ve aşık olduğunuz insanla bile aranıza mesafe koymak isteyeceğiniz, sevginin yeterli olmayacağı durumlar vardır ya hiç soğumak ve ona hissettiğiniz o muhteşem duyguyu kaybetmek istemezsiniz ama elinizde değildir git gide ondan uzaklaşırsınız. 
   
     Kitaplara aşık olmama ve okuma eylemini deli gibi sevmeme rağmen koşuşturmaca döneminde kitaplardan uzak kaldığım ve okuyamadan geçirdiğim bir sürenin ardından kitap okuma tempom düşmüştü. Kitapları çok daha uzun zamana yayarak ve süründürerek okumaya başlamıştım. Normalde okuldan, iş güç ve yapılması gereken diğer zaruri faaliyetlerden sonra kalan boş vakitlerimde hiç şüphesiz ilk tercihim kitap okumak olurdu. Bir vakit başka nasıl en güzel şekilde değerlendirilebilirdi ki? Hatta bence kitap okumak bir boş vakit etkinliği değil, gün içerisinde yapılması mutlaka gerekli bir rutin olmalıydı.


    Mottomu düşünürsek; "Kitap okumadan yatağa girdiğim ve uyuduğum her gün ölü gündür. Ceza olarak (ya da ödül?) ertesi gün iki katı okuma görevi yüklüyorum kendime" türünden bir insandım. Ama gelin görün ki son birkaç aydır boş vakit bulduğumda kitap okuma etkinliğinin rakibi olarak yabancı dizi izleme, dışarı çıkıp arkadaşlarla takılma, ingilizce çalışma, film izleme, nette gezip saçma videolar izleme, bilgisayar oyunları oynama gibi şeyler de ön plana çıkmaya başladı. Çoğu zaman da kazanan onlar oldu. Bunun sebebi belki ruh halimden belki o dönem seçtiğim kitaplardandı veyahut bir şeyden soğuyunca tekrar ısınmak zaman aldığı içindi bilemiyorum. Ama gerçekten durumun farkındaydım ve buna çok üzülüyordum yine de elimden bir şey gelmiyordu. Tercihlerimi ve isteklerimi kontrol edemiyordum. Ama insanın içinde bir şey yerleşmiş, özüyle bütünleşmiş ve insan gerçekten onsuz var olamayacaksa er ya da geç o noktaya geri dönerdi. Bende uzun bir sürecin ardından içimde kor gibi yanan bir özlemle kitaplarıma geri döndüm ve onlarsız kalan zamanımı telafi etmek için sabırsızlanıyorum. Onları ihmal ettiğim için beneklerimden çok özür diliyorum. Sizleri ve blogumu ihmal ettiğimden dolayı sizlerden ve blogumdan, blog yoldaşım Esma'dan özür diliyorum.

   Challengımda geri kaldım, kitap listemde okunmayı bekleyen onlarca kitap var. Blogu aksattım, severek takip ettiğim ve yorumlar yazdığım sevgili blogger arkadaşlarımın güzel yazılarını kaçırdım. Bunlar için de ayrıyeten üzüntülerimi defalarca belirtmek istiyorum. Zaten yazıyı yazma amacım bu. Bir yandan da düşünüyorum da benim yaşadıklarımı elbet yaşayanlarınız vardır. Kitap okumaya delicesine aşık olup da bir noktada tıkanıp kalan sonradan bu tökezlemenin ardından tekrar yoluna kitaplarıyla devam edenleriniz vardır. Hatta bence birçok kitap severin karşılaşabileceği bir durum. O yüzden en büyük tavsiyem ne olursa olsun kitaplarımızı aksatmamak ve en yoğun dönemimizde bile olsak geceleri yatmadan önce üç beş sayfa bile olsa bir kitap okuyup uyumak.


    Gündüzleri vakitlerimi işe yaramaz şekilde geçirsem de geceleri okuduğum birkaç kitaptan yapabildiğim kadarının yorumunu yazdım ve sizlerle onları paylaşarak sahalara geri dönüyorum hayırlısıyla. Bundan sonra gerek kitap yorumları olsun, gerek diğer blog etkinlikleri olsun düzenli şekilde ilgilenmeye devam edeceğim sevgili arkadaşlarım. Umarım beni özlemişsinizdir çünkü sizler özlendiniz. Yazılarınızı özledim, yorumlarınızı özledim, paylaşmayı ve paylaştıkça güzelleşen bu samimi blog kardeşliğini özledim. Upuzun yazarak başınızı ağrıttım biliyorum ama beni okuyanlar bilir kitap yorumlarım bile uzar gider. Kendimi ifade ederken bolca kelime kullanmayı sevenlerdenim heralde idare edin artık. :) o zaman herkese "hoşbulduk" diyerek yazımı sonlandırıyorum. Zira okumam gereken kitaplar beni bekler çok da oyalanmamak lazım. Kitap yorumlarımı ileriki günlerde sizlerle paylaşacağım. Takipte kalın lütfen. Herkese bol kitaplı günler.:)

7 Eylül 2017 Perşembe

Eugénie Grandet - Balzac | Kitap Yorumu

balzac

Orijinal Adı: Eugénie Grandet
Seri: Yok
Yayınevi: Can Yayınları
Sayfa Sayısı: 196
Baskı Yılı: 2009
Goodreads Puanı: 3.79  (13,360 Oy)

Arka Kapak Yazısı

  Eugénie Grandet, büyük Fransız yazarı Balzac'ın İnsanlık Güldürüsü genel başlığı altında tasarlayıp gerçekleştirdiği çok sayıda romandan olşan o dev yapıtın en çok okunan parçalarından biri. 1833'te yayınlanan bu romanında Balzac, taşra insanlarını ve onların özellikle para ile olan ilişkilerini eşsiz bir gerçeklikle anlatır. Cimrilik ve aşk bu romanın iç içe işlenen iki ana temasıdır. Balzac, bu romanında, Grandet Baba'nın büyük malvarlığının alınteriyle açıklanamayacağını gözler önüne serer. Grandet Baba, Büyük Fransız Devrimi sonrasında, dönemin siyasal koşullarından ustaca yararlanmasını bilmiş, her türlü aldatmacayı geçerli kılan bir yöntemle büyük malvarlığının sahibi olmuştur. Bu zenginliğin içinde alınterinin payı, denizde bir damla gibidir. Eugénie Grandet'nin tertemiz aşkının ve yüce gönüllülüğünün, bütün bu pisliklerin yanında yeri nedir? İşte Balzac'ın büyüklüğünün tartışılmaz yanı burada ortaya çıkıyor. Bu roman öylesine sevilmiş, öylesine yaygın bir okur kitlesi bulmuştur ki, 'Eugénie Grandet'nin yazarı' diye anılmak, sonunda Balzac'ı bile kızdırmıştır.

Yorum

  Balzac ile Goriot Baba kitabı sayesinde tanıştım ve hem kitabı hem yazarı çok sevdim. Goriot Baba, Balzac'ın İnsanlık Güldürüsü'nün ilk kitabı ve kesinlikle çok başarılı bir eser. Yazar İnsanlık Güldürüsü'nü tamamlayamadan ölmüş olsa da yazabildiklerinin hepsini okumak istiyorum.

  Eugénie Grandet, insanın hem habis, cimri yönlerini hemde en saf hallerini bir arada okura sunan bir eser. Okurken iki zıt tutumla da karşılaşıyorsunuz. Grandet, çok zengin ama bir o kadarda cimri bir fıçıcıdır. Kitapta bir yandan Grandet Baba'nın servetini nasıl elde ettiğini ve koruduğunu okurken, bir yandan da kızının masum aşkına ve saf duygularına tanıklık ediyoruz. Kitabı okurken karakterler sizi sık sık şaşırtıyor ve cimriliğin, kötü duyguların insanlarda yol açtığı tahribatı size gösteriyorlar, inanmak istemeseniz de okuduklarınızın gerçek olma ihtimalinin yüksekliği kan dondurucu bir etkiye sahip.

  Eugénie Grandet, iyi ve kötüyü insana aynı anda sunan, insanlığın çeşitli hallerini size gösteren ve okurken hem öğreten, hem düşündüren güzel bir kitap. Klasiklerden  hoşlanıyorsanız mutlaka seveceğiniz bir kitap.

Alıntılar

Yaşamın önemli durumlarında, ruhumuz kederlerin ve hazların üzerimize çöktükleri yerlere güçlü bir biçimde bağlanır.
Birçok insan bir olayı ruh alanında başka bir olaya gizlice lehimleyen bağların, düğümlerin gücünü ölçmektense, sonuçlarını yadsımayı daha uygun bulurlar.
Dalkavukluk hiçbir zaman büyük ruhlardan çıkmaz, küçük beyinlere vergidir; bu küçük beyinler, çevresinde döndükleri kimsenin yaşam alanına daha iyi girebilmek için daha da küçülürler.


Puanım

1 Eylül 2017 Cuma

Bu Yaz Neler Okudum?


  Herkese merhaba! Bu yaz pek post girme imkanım olmadı, bende Sonbahar'ın ilk gününde böyle bir yazı yazarak, yazın ortaya çıkan büyük boşluğu doldurmak istedim.

  Bu yaz ne yazık ki istediğim kadar kitap okuyamadım, yazın büyük bir bölümü oldukça verimsiz geçti ve geri kalan zamanda da elimden geldiğince bunu telafi etmek istedim. Bu yaz okuduklarıma geçecek olursak;

Kitap Adı Yazar Sayfa Sayısı Puanım
Einstein'in Düşleri Alain Ligthman 111 4/5
Başlat Ernest Cline 516 4/5
Ve günler Yürümeye Başladı Eduardo Galeano 415 4,5/5
Gölün Dibindeki Ev Josh Malerman 184 2/5
Gülün Adı Umberto Eco 732 4,5/5
Karamazov Kardeşler Dostoyevski 1025 5/5
Genç Werther'in Acıları Goethe 126 3/5
Sandman 1-3 Neil Gaiman 3.7/5
Steelheart Brandon Sanderson 472 4/5
Pandora Henry James 88 3/5
Yakıcı Sır Stefan Zweig 96 3.5/5
Suskunlar Lorenzo Carcaterra 418 4/5
Yanlışlık Albert Camus 96 3.5/5
Uğultulu Tepeler Emily Bronte 493 4.5/5
Goriot Baba Balzac 376 5/5
Villette Charlotte Bronte 560 4/5
Yalnız Kurt ve Yavrusu 1-7 Kazuo Koike, Goseki Kojima 4.5/5


Her kitaptan bahsetmek biraz uzun bir yazı olacağı için küçük bir en'ler listesi yapmayı uygun buldum. :)

Bu yaz en sevdiğim kitaplar;
  • Karamazov Kardeşler
  • Goriot Baba
Bu yaz beni en çok etkileyen kitap; 
  • Ve Günler Yürümeye Başladı
Beklediğimi vermeyen kitaplar;
  • Genç Werther'in Acıları
  • Gölün Dibindeki Ev
  Listemi kısa tutmaya çalıştım, bu yaz bir iki kitap dışında okuduğum tüm kitapları sevdim. Zaten puanlarından da anlaşılıyor. :) Yeni bir manga serisi keşfettim; Yalnız Kurt ve Yavrusu, ilerleyen zamanda ondan ayrı bir yazıda bahsetmek istiyorum. Ben bu yaz hem güzel kitaplar okudum hemde çok güzel yazarlar tanıdım, sizin yazınız nasıl geçti? 

Villette - Charlotte Bronte | Kitap Yorumu

geçmişin gölgesinde

Seri: Yok
Yayınevi: Kırmızı Kedi Yayınevi
Sayfa Sayısı: 560
Baskı Yılı: 2011
Goodreads Puanı: 3.75  (48,339 Oy)

Arka Kapak Yazısı


Charlotte Bronte'nin kendi hayatından yola çıkarak yazdığı bu roman, hem yazarın en önemli kitaplarından biri hem de çağının gerçeklerini en iyi anlatan yapıtlardan biri olma özelliğini taşıyor.

Lucy Snowe, genç yaşta ailesini yitirince vatanı İngiltere'yi terk eder ve kıta Avrupası'ndaki Villette kentinde bir yatılı kız okulunda öğretmenlik yapmaya başlar. Lucy burada yalnızca geçmişin hayaletleriyle değil, geride bırakmayı arzu ettiği, kaçındığı duygularla da yüzleşecektir. Okulu sık sık ziyaret eden Doktor John'a karşı içinde yeşeren duygular, kendisine karşı hep zalimce davranan edebiyat öğretmeni Mösyö Paul ile Müdire Madam Beck ve Villette sosyetesiyle mücadelesi, okulun öğrencileriyle ilişkileri Lucy Snowe'un kendini ve dünyayı tanımasında büyük rol oynar. Protestan bir genç kadın olarak Katoliklerin dünyasında tek başına verdiği yaşam savaşı Lucy Snowe'u nereye götürecektir? Lucy Snowe'un her zorluğu göğüsleyen güçlü karakteriyle bu sorulara verdiği yanıt, mutlu sonla ilgili genel kabulleri altüst ediyor. Charlotte Brontë, çalkantılı ve sürprizli bir yolculuğu anlattığı son romanı Villette ile Jane Eyre'de ulaştığı edebi çıtayı yükseltiyor. Brontë'nin bu otobiyografik romanı, Viktorya dönemi Avrupası'nda, sesini henüz kimseye duyuramayan kadının tek başına ve dimdik ayakta durabileceğinin kanıtı.

"Tehlike, yalnız ve belirsiz bir gelecek, mutlaka kasvetli ve kötü olmak zorunda değildir, yeter ki karakter sağlam olsun ve yetiler kullanılabilsin; yeter ki Özgürlük bize kanatlarını ödünç versin, Umut bize yıldızıyla rehberlik etsin."


Yorum

  Herkese hayırlı ve iyi bayramlar dilerim.! :)

  Emily Bronte'nin Uğultulu Tepeler'inden sonra kardeşinin romanlarını da bekletmeden okumak istedim. Charlotte Bronte'nin en ünlü romanı Jane Eyre olsa da ben en sevilen kitabını biraz erteleyip, en beğenileni biraz bekletmek istedim.

  Villette, anne ve babasını çocukken kaybetmiş olan Lucy'nin kendi ayakları üzerinde durma ve kendini tanıma öyküsünü konu alıyor. Lucy, belirgin ve keskin özellikleri olan karakterlerden değil, aksine sade, kendi halinde bir karakter. Aslında Lucy okuduğumuz çoğu başkarakterden çok farklı, iyi, mutlu sona ulaşan ve çok çeken karakterlerden ya da olayları dramatize ederek okura sunan karakterlerden değil. Bronte, karakterinin iç dünyasını okura çok güzel yansıtmış, sanırım bu başarısının en büyük etkeni de kendinden ve yaşamından bir çok şey katmış olması.

  Kitap biraz yavaş akıyor ancak sıkıcı değil, zamana yayarak okumak ideal bir kitap ve kış mevsimine daha çok yakışacak gibi. Kitapta büyük olaylar yok ama her daim merakınızı canlı tutacak unsurlar mevcut. Karakterler ise birbirinden farklı ve ilgi çekici idiler, bazılarına gıcık olmadım değil. :D En sevdiğim ve ilgimi çeken karakter ise baştan itibaren Mösyö Paul oldu.

  Villette genel olarak sevdiğim bir kitap oldu, yavaş ilerleyen bir kitap olsa da bittiğinde okuduğunuza memnun olduğunuz bir kitap oluyor. Kitapta bolca yer alan Fransızca cümleler beni zaman zaman yorsa da severek okudum. Ve kitabın sonunu çok beğendim, kendine ve yapısına özgü, okurun hayal gücüne malzemeler bırakan kitaba oldukça uygun bir sondu. Kitabı dün bitirdim ve hala kitabın etkileri ve ruh hali zihnimde canlı.

Puanım


27 Ağustos 2017 Pazar

Goriot Baba | Çeviri İncelemesi


  Çevirinin bir kitap için önemini her okur az çok bilir, özellikle de kendine has tarzı olan özgün kitaplarda çevrinin yeri bambaşkadır. Okudukça ve türlü türlü çeviri ile karşılaştıkça çevirinin önemini daha iyi anladım ve elime fırsat geçtikçe kitapların farklı çevirilerini inceliyorum. Goriot Baba için de elime böyle bir inceleme imkanı geçince fırsatı kaçırmak istemedim.


İletişim Yayınları;
  Eugéne, iğrenir gibi “Desenize sizin Paris bir bataklık!” dedi.
  Vautrin “Hem de acayip bir bataklıktır,” diye yeniden söze başladı. Bu bataklıkta çamurlara araba içinde bulananlar namuslu, yürüyerek bulananlar dolandırıcıdır, Tarı korusun, bu bataklıktan bir şeyler bulup çıkarayım demeyin, sakın; acayip bir yaratık sizi Adalet Sarayı meydanına herkese gösterirler. Bir milyon çalın, salonlarda sizi “Ne namuslu adam!” diye yere göğe koyamazlar. Bu ahlak anlayışını devam ettirmek için jandarmaya ve adalete otuz milyon frank veriyorsunuz. Ne güzel, değil mi?

Can Yayınları;
  Eugène tiksinircesine, “Sizin bu Paris, bir çirkef deryası desenize!” dedi.
“Hem de çok garip bir çirkef,” dedi Vautrin. “Arabalarda çamurlananlar namuslu kişi, yaya çamurlananlarsa dolandırıcıdır. Hele bir yanılıp da bu çamurdan bir şey almaya kalkın. Adliyede görülmedik bir nesne gibi teşhir ederler sizi. Bir milyon çalın, salonlarda bir erdem örneği olarak görülürsünüz. Bu ahlakı ayakta tutmak için de jandarma ile adliyeye otuz milyon ödüyorsunuz. Kıyak doğrusu!” 

Remzi Kitabevi;
  Eugene âdeta iğrenerek, nefretle:   “Aman Tanrım!..” dedi. “Şu sizin Parisiniz tam bir bataklık, desenize!..” diye haykırdı.  
Vautrin:   “Ah! Hem de ne bataklık,” dedi. “Orada arabayla giderek çamura bulananlar, namuslu     kişilerdir, yaya giderken çamura batanlar da hilekâr namussuzlardır. Oradan en ufak bir şey koparmak bahtsızlığına uğrarsanız, görülmeye değer garip bir nesne gibi, kendinizi Adliye Sarayı alanında parmakla gösterilir bulursunuz. Bir milyon çalın, bir erdemlik örneği gibi, salonların baş tacı olursunuz. Bu ahlâk kurallarını yaşatmak için Jandarma ve Adliye örgütlerine otuz milyon ödüyorsunuz. Hayrını görün! ”

Milli Eğitim Basımevi;
 İğrenen bir eda ile Eugene: — Şu halde Paris’iniz bir bataklık, dedi.
Vautrin mukabele etti: — Hem de acayip bir bataklık. Araba içinde çamurlara batanlar burada namuslu kimselerdir, yaya olarak çamura batanlar namussuzdur. Bu bataklıktan her hangi bir şey bulup alın, adliye sarayının meydamnda herkese teşhir edebilirsiniz. Bir milyon çalın, salonlarda bir fazilet nümunesi diye gösterilirsiniz. Bu ahlâk nizamını devam ettirmek için de jandarma ile adelete otuz milyon ödüyorsunuz... Mükemmel!




İletişim Yayınları;
  Goriot Baba muhteşem bir adam!

Can Yayınları;
  Goriot Baba yüce bir insan!

Remzi Kitabevi;
  Goriot Baba, erişilmez derecede yüce bir yaratık!

Milli Eğitim Basımevi;
   Goriot Baba ulvi bir mahlûk!



İletişim Yayınları;
  Dünya aşağılık kötü bir şey! Başımıza bir felaket gelmeye görsün en yakın dostumuz bunu bize haber vermeye, sapını hayran hayran seyrettireceği bir hançerle yüreğimiz deşmeye hazırdır. Hep saldırma, hep yergi, hep alay! 

Can Yayınları;
  Dünya rezil ve kötü. Başınıza bir dert gelmeyegörsün, her zaman gelip bunu size yetiştiren, elindeki hançeri yüreğinize saplayıp büken, üstelik de sizi hançerin sapına hayran bırakmaya çalışan bir dostunuz bulunur. İğneler, alaylar başladı bile!

Remzi Kitabevi;
  Dünya alçak ve merhametsiz. Başımıza bir felâket gelmeyegörsün, koşup hemen bunu bize haber verecek bir dosta her zaman rastlanır. Sapını bize hayranlıkla seyrettirerek bir hançerle yüreğimizi deşen, en ince köşelerine kadar onu araştıran dostlar hiç eksik değildir. Dokunaklı, iğneli sözler, alaylar gelmekte asla gecikmez!..

Milli Eğitim Basımevi;
   Dünya alçak ve haindir. Bir felâket bize erişir erişmez gelip onu bize söyliyecek ve kalbimizi hançeriyle deşerken bu hançerin sapım bize hayranlıkla seyrettirecek bir dosta daima tesadüf olunur. Şimdiden istihza, şimdiden alaylar!

İletişim Yayınları;
  Genç kızken soyadı de Conflans olan Madam Vaquer yaşlı bir kadındır. Quartier Latin ile Saint-Marceau arasında, Neuve-Sainte-Geneviéve Sokağı'nda kırk yıldan beri orta halli insanlara göre bir pansiyon işletmektedir. Vaquer Yurdu diye tanınan pansiyona kadın, erkek, genç, ihtiyar herkes kabul edildiği halde saygın müessesenin adetlerine kimse dil uzatmamıştır. Yalnız şu var ki otuz yıldan beri de burada genç bir kimsenin kaldığı görülmemiştir. Halbuki bir gencin burada kalabilmesi için ailesinin pek az bir para göndermesi yeterlidir. Bununla beraber, bu dramın başladığı tarihte, 1819'da, orada bir genç kız bulunuyordu. Şu sancılı edebiyat çağında "dram" kelimesi pek fazla, zorlanarak kullanıla kullanıla biraz gözden düşmüş olsa da burada onu yine kullanmak zorundayız; bu hikaye kelimenin gerçek anlamıyla dram olduğundan değil; eseri okuyup bitirenler belki gizliden gizliye, belki açıkça gözyaşı dökecekler de onun için. Eser Paris'in dışında da anlaşılacak mı acaba? Bundan şüphe edilebilir.

Can Yayınları;
  Madam Vauquer yaşlı bir kadındır, kızlığında “de Conflans” soyadını taşımıştır, kırk yıldan beri Paris’te Quartier Latin ile Saint-Marceau arasında, Neuve-Sainte-Geneviève Sokağı’nda küçük bir pansiyon işletir. “Vauquer Pansiyonu” adıyla tanınan bu pansiyon, erkeklere de, kadınlara da, gençlere de, yaşlılara da açıktır ya bu saygıdeğer kurumun töreleri konusunda en ufak bir dedikodu çıkmamıştır. Ne var ki otuz yıldan beri genç bir kimsenin oturduğu da olmamıştır burada; genç bir adamın böyle bir yerde oturması için, ailesinden çok az bir para alması gerekir. Bununla birlikte, 1819’da, yani bu dramın başladığı sırada, zavallı bir kızcağız kalıyordu burada. “Dram” diyoruz. Yaşadığımız bu gözü yaşlı edebiyat çağında, hem yalan yanlış, hem de gereğinden fazla kullanılması yüzünden, iyice gözden düşmüş olan bu sözü yine de kullanmak gerekiyor burada. Öykümüz sözcüğün gerçek anlamında “dramatik” olduğu için mi? Hayır. Kitap okunup bitirildikten sonra, için için ya da açık açık birkaç damla gözyaşı dökülmesine yol açar belki de ondan. Paris’in dışında anlaşılabilecek mi bu kitap? Orası kuşkulu.

Remzi Kitabevi;
  Genç kızlık adı Conflans olan Mme Vauquer, yaşlı bir kadındır. Paris'te kırk yıldan beri, Quartier Latin'le Saint-Marceau mahallesi arasında, Neuve-Sainte-Genevieve sokağında bir aile pansiyonu işletir. Vauquer Pansiyonu adiyle bilinen bu pansiyon, kadınları da, erkekleri de, gençleri de, yaşlıları da kabul eder.
Buna rağmen, şimdiye kadar bu saygıdeğer kuruluşa hiç bir leke gelmemiş, hakkında en ufak bir dedikodu çıkmamıştır. Ama, şunu unutmamalı ki, otuz yıldan beri genç bir hanımın orada oturduğu görülmemiştir. Bir delikanlının da o Çatı altında yaşaması için, ailesinin ona pek az bir harçlık verecek durumda olması gerektir. Bununla birlikte, 1819'da, bu dramın başladığı dönemde, pansiyonda yoksul bir genç kız vardı. Dram sözcüğü, şu acıklı edebiyat çağlarında, aşırı ve yersiz bir şekilde, her yerde, her zaman bol bol kullanıldığından, Önemini ve itibarını bir hayli yitirdi. Böyle olmasına rağmen, onu burada kullanmak zorundayız; bu hikâyenin, sözün gerçek anlamıyla, dramatik olduğundan değil ama, eser tamamlandığında, intra muros et extra belki de birkaç damla göz yaşı döken olur. Bu eser, Paris'in dışında acaba anlaşılacak mı? Şüphe edilebilir.

Milli Eğitim Basımevi;
  Kızlığında de Conflans ismim taşımış olan Madam Vauquer, Pariste, Kartiye-Latin ile fobur- Saint-Marsel arasındaki yeni Sainte-Geneviéve sokağında, orta sınıftan kimselere mahsus bir pansiyonu kırk seneden beri işleten ihtiyar bir kadındır. Vauquer evi adiyle tanınan bu pansiyon erkeklerle kadınlan, gençlerle ihtiyarları ayırdetmeksizin kabul eder, fakat bu muhterem müessesenin ciddîliğine ve şerefine karşı tek dedikodu olmamıştır. Ancak, otuz yıldan beri de, burada genç bir insan görülmemiştir ve bir delikanlının burada oturması için ailesince kendisine hakikaten pek az bir aylık verilmesi lâzımdır. Fakat Vauquer pansiyonunda genç insan bulunmazsa da, bu facianın başlangıç tarihi olan 1819 da fakir bir genç kız orada yaşamakta idi. Gerçi facia kelimesi, edebiyatı baştan başa bir felâket kılığı almış bir devirde mübalâğa yüzünden ve inşam işkenceye atacak bir tarzda iptizale uğratıldığından itibarını kaybetmiştir, fakat onu burada kullanmak lüzumludur. Ancak bu lüzum hikâyenin kendisinin gerçek mânasiyle bir facia oluşundan ileri gelmekte bulunuyor. Bundan dolayı da, eser bitinceye kadar okuyucunun birkaç damla yaş dökmesini umarım. Eser Paris dışında da anlaşılacak mıdır? Bundan şüphe caizdir. 

    Buradaki dört çeviride en büyük uyumsuzluğu altını çizdiğim kısımda buldum, üç çeviride hikayenin dramatik olmadığını ama belki okurda gözyaşına sebep olacağı için bu kelimeyi kullandığını belirtirken, Milli Eğitim Basımevi'ndeki çeviride hikayenin bir facia olduğu için kelimeyi kullandığını belirtiyor. Aradaki anlam farkına beni çok şaşırttı.



İletişim Yayınları;
  Hayatın dibini kazımış olan benim gözümde ancak tek bir gerçek duygu vardır. O da, iki insan arasındaki dostluktur. 

Can Yayınları;
  Ben yaşamın kabuğunu kazıyıp dibini görmüş adamım, benim için de tek gerçek duygudur işte, erkek erkeğe bir dostluktur.

Remzi Kitabevi;
  Ama, hayatı iyice eşeleyen, derinine inen, benim gözümde. gerçek bir tek duygu vardır: Erkekten erkeğe dostluk.

Milli Eğitim Basımevi;
   Fakat hayatı iyi derinleştirmiş olan benim için gerçekten mevcut olacak şey ancak bir duygu, erkekten erkeğe bir dostluk vardır.



İletişim Yayınları;
  Seine boyuncaa kıvılıp yatmış, ışıkları parlamaya başlayan Paris'e baktı. Vendöme Meydanı'nın kulesiyle Ivalides'in kubbesi arasına gözleri takılı kaldı. İçine dalmak istediği o kibar alemi burada yaşıyordu. Bu vızıldayan arı kovanına balını önceden emiyormuş gibi baktı. Şu azametli sözleri söyledi: “Şimdi karşı karşıyayız.”

Can Yayınları;
  Paris’i içinde ışıklar parıldamaya başlayan Seine Nehri’nin iki kıyısı boyunca kıvrılıp yatmış gördü. Gözleri Vendôme Alanı’nın sütunu ile Invalides’in kubbesi arasına, girmek istediği kibar çevrenin yaşadığı yere dikildi, neredeyse yercesine baktı. Bir uğuldayan kovana, balını önceden çeker gibi olan bir bakışla baktıktan sonra, şu yüce sözleri söyledi: “Şimdi çık karşıma!”

Remzi Kitabevi;
  Oradan, içinde ışıkların parıldamaya başladığı Seine nehrinin iki kıyısı boyunca kıvrılarak yatan Paris'i gördü. Gözleri âdeta büyük bir hırs ve doymazlıkla, Vendome Alanı'ndaki sütunla Invalides'in kubbesi arasında, içine girmek istediği yüksek sosyetenin yaşadığı yere takıldı. O uğultulu arı kovanına, balını peşin olarak çekermişe benzeyen bir bakış fırlattı ve şu muhteşem sözleri söyledi:“Hadi bakalım, hodri meydan! İşte şimdi baş başa kaldık!”

Milli Eğitim Basımevi;
  Seine’in iki sahili boyunca kıvrılmış yatan ve ilk ışıklan yanmaya başlayan Paris’i gördü. Rastignac’ın gözleri Vendöme meydanı kulesiyle Envalide’ler kubbesi arasındaki yere, içine girmeyi istemiş olduğu kibar âlemin yaşadığı semte adetâ acıkmış bir ihtirasla bağlandı. Bu vızıltı an kovanına, balım şimdiden emiyora benziyen bir bakış gönderdi ve şu muazzam iddialı sözleri söyledi:
— Şimdi karşı karşıya güreşimiz yan



  Benim bulabildiğim dört çeviri bu şekilde, bunları okuduktan sonra çevirinin aslında ne kadar önemli bir sanat olduğunu anlamamak elde değil. Aynı kitap, aynı dile çevriliyor ama bambaşka sonuçlar çıkabiliyor.

Çevirmenler ise şu şekilde;

  •  İletişim Yayınları - Şerif Hulusi
  •  Can Yayınları - Tahsin Yücel 
  •  Remzi Kitabevi - Nesrin Altınova
  •  Milli Eğitim Basımevi - Nahid Sırrı Örik
  Açıkçası ben Milli Eğitim Basımevi'nden çıkan çeviriyi hiç beğenmedim, 1990 yılında basıldığı için bir çok eski sözcük içeriyor ama sorun bu değil. Çeviride özensizlikler var, spoiler gibi sebeplerden dolayı paylaşamadığım bazı kısımlarda çeviri yapılmadan dipnot ile açıklanarak geçiştirilen yerler var ancak diğer çevirilerde bunlar Türkçe'ye güzel bir şekilde uyarlanmış. Bunun dışında çeviride bir ahenk eksikliği söz konusu olduğunu da düşünüyorum. 

  Diğer yayınevlerinin çevirilerini genel olarak beğensem de Can Yayınları ve İletişim Yayınları kendi içinde uyumlu bir çeviriye sahip olduğunu düşünüyorum.

  Bunlar tamamen bana ait düşünceler, kişisel yargılarım, belki sizler farklı düşünebilirsiniz. Ben sadece çevirileri ve düşüncelerimi aktarmak istedim.


  Sıkıcı olmadan ve spoiler vermeden, elimden geldiğince uygun kısımları seçmeye çalıştım. Bir hatam olduysa affola. Okuduğunuz için teşekkürler. 

26 Ağustos 2017 Cumartesi

Goriot Baba - Balzac | Kitap Yorumu

balzac

Seri: Yok
Yayınevi: İletişim Yayınları
Sayfa Sayısı: 376
Baskı Yılı: 2014
Goodreads Puanı: 3,82  (33,787 Oy)


Yorum

  Herkese merhaba! Bir süredir bloga yazı yazmaya fırsat bulamıyordum, elim soğumuş. :D Neyse, kitabımıza gelecek olursak, yorumu çok uzun tutup sıkıcı olmak istemiyorum ya belli olmaz.

  Balzac adını sık duyduğum ama henüz tanışabildiğim bir yazar oldu. Okunacak o kadar çok kitap var ki! Goriot Baba, 19. yy Paris'inde geçiyor ve tüm soysal sınıflarla ilgili bilgi edinebileceğiniz kadar da geniş ve iyi bir kadrosu var. Aslında kadrosu çok geniş değil ama yazar karakterleri çok ince bir hesapla seçmiş ve bu da okurun her kesimden insanlarla tanışmasını sağlıyor.

  Ben kitabı okumaya, kitapla ilgili hiçbir fikrim olmadan başladım ve beklenti ya da herhangi bir bilgim olmadığı için her sayfayı ve her karakteri keşfetme süreci bana ayrı bir zevk verdi. Bu yüzden kitabın içeriği ile ilgili bilgi vermeyeceğim, okumayı düşünenlere de kitapla ilgili bilgisi olmadan başlamasını tavsiye ederim.

  Karakterler, yazarın üslubu ve hikaye bir araya gelince ortaya muhteşem bir edebiyat şöleni çıkmış. Yazarın yalın ama durumu en ince ayrıntısına kadar anlatabilen dili, işlediği hikaye ile ışık tutmak istediği konular birbiriyle büyük bir ahenk içinde dans ediyorlar, okurken hem o zamanın Fransa'sı ile ilgili fikirlere sahip oluyorsunuz hemde yazar zihninize düşünmeniz için tohumlar serpiyor. Açıkçası kitabı çok beğendim, yazarın diğer kitaplarını da okumayı istiyorum. Ve kitabı okudukça anladım ki, zaman-mekan değişse de insan aynı insan.

  Okumak istiyorsanız kaçırmamanız gereken bir kitap olduğunu düşünüyorum, bol kitaplı günler. :)

Puanım


1 Temmuz 2017 Cumartesi

Karamazov Kardeşler - Dostoyeski | Kitap Yorumu


Orijinal Adı: Братья Карамазовы
Seri: Yok
Yayınevi: İş Bankası Kültür Yayınları
Sayfa Sayısı: 1025
Baskı Yılı: 2017
Goodreads Puanı: 4.3 (175,925 Oy)


Yorum


  Herkese merhaba! Dün gece mükemmel bir kitabı bitirdim ve hala etkisindeyim, bu kitaba ayrı bir yorum yazmam kesinlikle gerektiğini düşünerek yazmaya başladım. Bir süredir uzun uzun yorum yazmaya vaktim olmuyordu, umarım Karamazov Kardeşler bu zinciri kırar.

 Herkes bir yana Dostoyevski bir yanadır benim için, onu ilk okuduğumdan beri hep ayrı bir severim, beni etkileyen çok farklı bir hali vardır onun ve bunun sebebini okudukça daha iyi anlıyorum ve Karamazov Kardeşler ile tamamen emin oldum. Öncelikle Dostoyevski mükemmel, yazım gücü, seçtiği özgün karakterler, olaylar hepsi ayrı ayrı değerli ama benim en sevdiğim tarafı insan ruhunun en derinlere kadar inebilmesi, çok çeşitli karakterleri konu alıyor ve hepsini öyle güzel sunuyor ki bize, onun kitaplarında insanın kendisini ve çevresini bulmaması imkansız!

  Karamazov Kardeşler'in Dostoyevski'nin zirvesi olduğuna inanılır ki gerçekten mükemmel bir kitap, Dostoyevski kitaba biraz yavaş başlıyor, karakterleri, felsefelerini okura aktarıyor ki bu bölümlerden acayip keyif aldım, kitabın ikinci yarısında ise kurgu ve olayı da ön plana çıkararak ortaya enfes bir edebiyat şöleni çıkarıyor. Sayfaların nasıl akıp gittiğini anlamadım, karakterler ve olaylar öyle yoğundu ki bazen sindirmek için kitabı bıraktığım oldu.

  Sözü fazla da uzatmak istemiyorum, edebiyatta sırf edebi değeri ile bile o kadar önemli bir roman ki okumadan ölmemek gerek bence. Freud'a ve nicelerine ilham veren bu kitapta herkesin kendinden ve Dostoyevski'den bulacağı bir çok şey var. Bu kitapla onu daha iyi tanıdım, ve ileride bir kaç kez daha okuyarak kaçırdığım noktaları yakalamak ve yaşadığım bu zevki yeniden tatmak istiyorum. Herkese öneririm.

9 Haziran 2017 Cuma

Yarıyıl Reading Challenge Kitap Listem


  Herkese merhaba! Yine bir challenge ile buradayım. Sevgili Öneri Makinesi, bu challengi başlatmış görünce çok hoşuma gitti bende katılmak istedim. Listeyi yapmakta biraz geciktim, hatta listenin bir kısmına yazıyı yazarken karar vereceğim. 

Yarıyıl Reading Challenge

Toplam 12 kategori var, benim kitaplarım ise şu şekilde;

1.2015'te Beş Yıldız Verdiğin Bir Kitabı Tekrar Oku
  Çok sevdiğim kitapları bir kaç kez okumayı seviyorum, okumak istediğim bazı kitaplar var. 2015 listeme baktıktan sonra ileride karar vermeyi düşünüyorum.

2.Kapağı Kırmızı Olan Bir Kitap
  Bağımlılık - Nevzat Tarhan bu kitap uzun bir süredir elimde, hala okuyamadım bu vesileyle okumuş olacağım. ^^ 

3.Başladığın Bir Seriyi Bitir
  Yarım kalan çok seri var elimde, buna da ileride karar versem daha iyi olacak gibi. 

4.Kendin İçin Seçmediğin Önerilen Bir Kitap
  Çok sık okuduğu için bir çok kitap önerisi alıyorum, şuan aklıma bir isim gelmedi ama gelince ekleyeyim.

5.2017'de Çıkan Bir Kitap
  Josh Mallerman'ın Gölün Dibindeki Ev kitabı dikkatimi çekmişti, Kafes gibi bu da güzel olur umarım.

6.Başlığında İsim Olan Bir Kitap
  Osman İkinci Kitap: Savaş, birinci kitabı okuduktan sonra araya uzun zaman girdi. Challenge sayesinde okumak iyi olacak.

7.Alışkanlıklarının Dışında Farklı Bir Kitap
  Sanırım bunu bir kitap rafının önüne geçince seçebileceğim, biyografi ya da gezi türü iyi olabilir.

8.Birleşik Krallıkta Bir Kitap
  Boğulmamak İçin - George Orwell, kitap bildiğim kadarıyla İngiltere'de geçiyor, yanlış biliyorsam okuyunca listeden çıkartırım.

9.Kapağında Kadın  Olan Bir Kitap
  Okumadığım kitaplarım arasında şimdilik böyle bir kitap yok, bu da ileriye kaldı.

10.Gelecekte Geçen Bir Kitap
  Steelheart - Brandon Saderson, bir süredir kitaplığımda bekliyor nihayet okuyabileceğim. ^^ 

11.Yeni Bir Seriye Başla
  Elantris - Brandon Saderson, kitabı geçenlerde aldım ve okumak için sabırsızlanıyorum.

12.Favori Yazarından Bir Kitap
  Bir sürü favori yazarım var ama benim. :D Sanderson, Orwell gibi çok sevdiğim yazarlardan kitaplar var listede, buraya da Dostoyevski'nin Karamazov Kardeşler'ini ekleyeyim.


Listem yarım oldu ama okumayı çok istediğim kitaplarımı okumak için iyi bir fırsat doğdu, zamanla listeyi tamamlarım artık. Yazımı okuduğunuz için teşekkür ederim, eğer challenge ilginizi çektiyse sizde bize katılın, ne kadar çok kişi olursak o kadar keyifli oluyor. :) Bol kitaplı günler.:)